Suudi Arabistan'ın önündeki zor tercihler
Bin Selman, Suudi Arabistan'daki güvenliğin anahtarının Riyad'da ve kendi stratejilerinde olduğunu görmeli.
Michael Rubin, İran, Türkiye ve Afrika Boynuzu üzerine uzmanlaşmıştır. Kariyeri boyunca Pentagon'da yetkili olarak görev yapmış; İran, Yemen ve Irak'ta saha deneyimi edinmiş, ayrıca 11 Eylül öncesinde Taliban ile temaslarda yer almıştır. Rubin, ABD Deniz Kuvvetleri ve Deniz Piyadeleri birliklerine bölgesel çatışmalar ve terörizm hakkında ders vererek askerî eğitime de katkıda bulunmuştur. Akademik çalışmaları arasında “Dancing with the Devil” ve “Eternal Iran” gibi önemli yayınlar yer almaktadır. Rubin, doktora ve yüksek lisans derecelerini Yale Üniversitesi'nden tarih alanında; biyoloji alanındaki lisans derecesini de aynı üniversiteden almıştır.

Husilerin Muha ve yakınındaki Perim Adası’nı ele geçirmek için giriştiği yıldırım harekâtının ardından Yemen’de toz duman dağıldı. Husiler yerlerinde duruyor. Bunu izleyen Suudi Arabistan’ın Muha Havalimanı’na yönelik bombardımanının kalıcı etkisi sınırlı kaldı. Başkan Donald Trump’ın Suudilere F-35 Müşterek Taarruz Uçağı satma önerisi sembolik olarak dayanışma mesajı verebilir; ancak teslimat ve eğitim süreçleri düşünüldüğünde, bu uçaklar sahadaki operasyonel ortamı gelecek on yıla kadar etkilemeyecek.
Sorumluluk Veliaht Prens Muhammed bin Selman’da. Çoğu zaman iyi, bazen de kötü sonuçlar doğuracak şekilde karar alma süreçleri üzerindeki kontrolü kendisinde topladı. Suudi Vizyon 2030 ve toplumsal değişimler için övgüyü hak ettiği gibi, Krallığın diplomatik, dış politika ve askerî tercihlerinin sorumluluğunu da taşıyor. Evet, finans ve risk danışmanlığında çalışan ve analizlerini diplomatik nezaket ya da Riyad’daki karar alıcıların gözüne girme arzusundan ziyade olgulara dayandıranlar, artık bin Selmansız bir Suudi Arabistan’ı bir ay öncesine göre farklı bir şekilde değerlendiriyor. Suudi ekonomisi Hürmüz Boğazı’nın ya da Babülmendep’in kapanmasını kaldırabilir; ancak ikisini birden kaldıramaz; özellikle de Krallığın ekonomik dönüşümü hâlihazırda açık finansmanına dayanırken.
Bin Selman, Husi sorununu çözmek ve Suudi Arabistan’ın uzun vadeli büyümesini daha iyi güvenceye almak için neyi farklı yapabilirdi?
İlk olarak, Birleşik Arap Emirlikleri ile sürdürdüğü, kendi kendini sabote eden rekabete son vermeli. Sağlıklı rekabet de vardır, işlevsiz rekabet de; Riyad ile Abu Dabi arasındaki mevcut dinamik ikincisi. Abu Dabi’nin de payına düşen suç var, ama Emiratiler bin Selman’ın yurtdışında Müslüman Kardeşler’e gösterdiği toleransa içerlemekte ve buna direnmekte haklı. Sudan iç savaşında melek yok; Hızlı Destek Kuvvetleri’nin müttefikleri bile liderleri Muhammed Hamdan Dagalo’nun, “Hemedti” olarak bilinen ismin, bir sorun olduğunu kabul ediyor. Yine de General Abdülfettah el-Burhan’ın hem Husilere hem de Müslüman Kardeşler’e gösterdiği tolerans, Kızıldeniz ve Suudi Arabistan’ın kendi güvenliği açısından uzun vadeli sonuçlar doğuruyor. Sudan iç savaşı, Riyad-Abu Dabi ilişkilerinin işlevsizliğinin başka biçimlerde de bir tezahürü; on yıl önce Yemen’de sırasıyla Suudi ve Emirlik birliklerinin yanında savaşan Sudanlı subaylar, bugün Sudan’da karşı karşıya geliyor.
Libya ve Somali’de de bin Selman’ın politikası geri tepme riski taşıyor. Bin Selman Libya’yı önem taşımayacak kadar uzak görebilir; ancak Abdülhamid Dibeybe’ye verdiği destek yıkıcı. Bin Selman bir taraf seçecekse, o tarafın liderinin ehil olduğundan emin olmalı. Dibeybe umutsuz biçimde yozlaşmış olmakla kalmıyor; denetleyemediği İslamcı milislere de sığınak sağlıyor; bunların çoğu Mekke ve Medine’ye nihai ödül gözüyle bakıyor. Nitekim bin Selman, İsrail’in Kudüs üzerindeki egemenliğine ve denetimine yönelik ortak husumet üzerinden Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la ortak zemin bulsa da kendini kandırmamalı: Erdoğan da Mekke ve Medine’nin denetimini istiyor. Suudi liderler meşruiyetlerini iki Kutsal Cami’nin hizmetkârı olmaktan alıyor; ancak bin Selman’ın göz yumduğu liderler, bu iki şehrin kutsal mekânlarının İslam İşbirliği Teşkilatı çatısı altında uluslararasılaştırılmasını istiyor.
Suudi Arabistan Somali’de de kötü bir el oynuyor. Riyad, esas olarak Hargeisa’nın Abu Dabi ve daha yakın zamanda Kudüs ile bağlarına içerlediği için Mogadişu’nun yanında saf tutuyor. Bu, Suudi Arabistan açısından çifte yenilgicilik. Birincisi, bin Selman’ın Emirlikler Devlet Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayid’e duyduğu nefret, Suudi Arabistan’ı Katar ve Türkiye ile aynı yatağa sokuyor; her ikisi de dış politikası ve militanlığa toleransı Suudi Arabistan’ın güvenliğiyle çatışacak bir Somali tasavvur ediyor. İkincisi, bin Selman’ın Somaliland’a düşmanlığı onun açısından bir zayıflık göstergesi; çünkü Birleşik Arap Emirlikleri ile rekabette üstün gelebileceğine inanmadığının sinyalini veriyor. Türkiye Mogadişu’da bir büyükelçilik ve Hargeisa’da ayrı bir başkonsolosluk bulundurabiliyorsa, Suudi Arabistan’ın da aynısını yapamaması için bir neden yok. Somalilandlıların birçoğu Abu Dabi’nin oyalayıcı tutumundan hâlâ rahatsız; daha ileri görüşlü bir Suudi liderliği olumlu bir rekabet içine girer ve Somaliland’ı daha yakın bir ortaklığa çekmeye çalışırdı. Gerçekçi olmak gerekirse, Riyad Somaliland’ın yok olmasını isteyebilir; ancak 35 yıldır bağımsız şekilde işleyen bir bölge, tanınsın ya da tanınmasın, ortadan kaybolmayacak.
Ne var ki Suudi başarısızlığının en büyük kaynağı Yemen. Muha şokunun ardından bin Selman, kendisini Yemen gerçeğinden koruyan dalkavuklardan ve “evet efendimci”lerden kurtulmalı. Ülkedeki Emirlik etkisini sıfır toplamlı bir oyunun parçası olarak görmek yerine bin Selman, Emirliklerin hem askerî hem siyasi olarak görünüşe göre neden daha iyi performans gösterdiğini anlamalı ve generallerine sormalı. Bunun iki nedeni var: Birincisi, “sıfır hata” politikasının sakıncaları. Suudi subaylar suçlanma korkusuyla neyin yanlış gittiğini bildirmekten çekiniyorsa, sorunlar çözülmek yerine birikir. Bin Selman, ordusunun kültürünü, sorunları gizlemeyi değil tespit etmeyi ödüllendirecek biçimde değiştirmeli. İkincisi, bin Selman aşiretlerle temasın Abu Dabi’nin başarısının anahtarı olduğunu kavramalı. En azından Güney Yemen’de Riyad, aşiretlerle ilişkileri, Washington’ın Irak’ta aşiret ilişkilerinde tökezlediği biçimde eline yüzüne bulaştırıyor. Riyad’ın dayatmacı tutumu geri tepiyor. İronik biçimde, Suudi Arabistan’ın kendi aşiret yönetimi düşünüldüğünde, Riyad şunu hatırlamalı: Çay, kahve ya da kat çiğneyerek yavaş yavaş kurulan ilişkilerin, sürekli istişarenin ve el üstünde tutmanın yerini hiçbir şey tutmaz.
Libya ve Sudan’da olduğu gibi, bin Selman Müslüman Kardeşler konusunda da tutarlı olmalı. Onu Suudi Arabistan içinde bir terör örgütü sayıyorsa, dışında da öyle saymalı. Cihatçıları, Suudi Arabistan sınırları dışında gündemlerini sürdürme imkânı tanıyarak sinik biçimde yatıştırmaya çalışmak, yalnızca bir zamanlar aynı pazarlığı yapan Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ve Libya lideri Muammer Kaddafi gibilerin tarihini görmezden gelmek değil; aynı zamanda onu bir terör destekçisi hâline getirmek anlamına gelir.
Yemen’in Müslüman Kardeşler bağlantısı olan Islah, Suudi Arabistan için asla güvenilir bir ortak olamaz. Müslüman Kardeşler liderleri Suudi cömertliğini kabul eder, ama Krallığa sırt çevirmekte ya da düşmanlarıyla ayrı anlaşmalar yapmakta tereddüt etmez. Islah üyesi Amcad Halid vakası bu düzenbazlığı somutlaştırıyor; zira kendisi hem Husilere hem de Arap Yarımadası El Kaidesi’ne yardım etti.
Bin Selman ayrıca, sözde ayrılıkçılığa yönelik topyekûn muhalefetini, özellikle Somaliland ve Güney Yemen söz konusu olduğunda yeniden düşünmeli. Birincisi, her iki ülkenin de çok daha uzun bir bağımsızlık ve özyönetim geçmişi varken bu yanlış bir terim olabilir. Mısır ile Suriye’nin Birleşik Arap Cumhuriyeti içindeki birleşmesi başarısız olduğunda, yeniden ortaya çıkışları ayrılıkçılık anlamına gelmedi. Suudi Arabistan, Katar’ın Bahreyn’den kopuşunu da ayrılıkçılık saymıyor; oysa bu, hem Somaliland hem de Güney Yemen ile karşılaştırıldığında daha aşırı bir örnek. Somaliland’da olduğu gibi, özerk ya da bağımsız bir Güney Yemen’in de Suudi karşıtı olması gerekmez; Riyad’a karşı eğilimi yalnızca kendini gerçekleştiren bir kehanet. Suudi Arabistan’ın bugünkü tercihi, yayılmacı bir Husi emirliği ile Riyad’ın Husileri çevrelemesine, geri püskürtmesine ve belki de tümüyle tasfiye etmesine yardım edecek bir Güney Yemen-Somaliland ittifakı arasında.
Son olarak, Veliaht Prens Muhammed bin Selman krizden sağ çıkmak istiyorsa, Washington, DC’deki diplomatik stratejisinin berbat olduğunu kabul etmeli. Prens Bender bin Sultan el Suud’un, Washington’daki diğer herkesi yok sayarken Ronald Reagan’dan George W. Bush’a kadar başkanlarla ilişkiyi hızlı arama tuşuyla yönetebildiği günler geride kaldı. Kızı Rima bint Bender el Suud Washington’a aşina olsa da aynı ilişkilere sahip değil, aynı şekilde de hareket edemez; buna rağmen o ve Suudi diplomatlar, satın alamayacakları kişilerle temaslar arasında yıllar bırakabiliyor.
Bunun yerine bin Selman ve Prenses Rima, eleştirmenleri ikna etmek yerine cezalandırmak üzere danışmanlara ve çevrimiçi trollere para ödeme şeklindeki eski stratejiye sığınıyor. Politikalar evrilir ve değişir—Katar artık hasımdan çok ortak—ama bir kez yakılan köprüleri onarmak zordur. Suudi troller herhangi bir eleştirmeni yabancıların maaş bordrosunda olmakla suçladığında, Suudi hükümetini gülünç duruma düşürüyor; çünkü kişiye yönelik saldırıları, esasa dair tartışamadıklarını düşündürüyor ve bu yansıtma, Suudi Arabistan’ın ilkeden ziyade nakde dayanan kendi varsayılan temas taktiklerini açığa çıkarıyor.
Bugün Suudi Arabistan, kendi güvenliğini pekiştirmek için Türkiye ve Pakistan’la hizalanıyor. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’ni Çin’le dengeleyerek riskini dağıtıyor. Buna denecek bir şey yok. Ancak bin Selman, Suudi Arabistan’daki güvenliğin asıl anahtarının Riyad’da ve izlediği stratejilerde yattığını görmeli. Husilerin Muha ve Perim’i fethi önlenebilir bir felaketti. Bin Selman bu krize yol açan neyi yanlış yaptığını sormalı. Reddederse, hatasını belki de dönüşü olmayan noktanın ötesine taşıyacak şekilde büyütecek. Bu, yalnızca bin Selman’ın reformlarına güvenmeye başlamış yeni bir Suudi kuşağı için değil, Amerika Birleşik Devletleri için de bir trajedi olur.
