Suriye’de Nusayrilere yönelik mezhepsel şiddet sürüyor
Nusayrilere ve Suriye’deki diğer topluluklara karşı devam eden şiddet, küresel ilgiyi kalıcı biçimde üzerinde tutmayı gerektiriyor.

Aralık 2024’te Esed hanedanının çöküşü, Suriye’nin Sünni çoğunluğuna yönelik onlarca yıllık baskının sonu oldu. Ancak bu gelişme, Esed ailesinin de mensubu olduğu ülkenin Nusayri topluluğuna karşı hedefli şiddetin de başlangıcına işaret etti. Şii İslam’ın bir kolu olan Nusayri mezhebinin mensupları, Suriye nüfusunun yaklaşık yüzde 10’unu oluşturuyor. Ağırlıkla Lazkiye ve Tartus’un kıyı vilayetlerinde yoğunlaşan Nusayrilerin, Şam, Humus ve Hama’da da kayda değer bir varlığı bulunuyor.
Nusayrilere yönelik misilleme saldırıları Esed’in düşüşünün ardından başladı. Nusayrilere yönelik nefret söylemindeki artışa, mezhepsel gerilimin tırmanması ve Şam’daki yeni Hay’at al-Tahrir yönetimi nedeniyle bazı Sünni İslamcılar arasında oluşan cezasızlık duygusu eşlik etti. Gerilim, 6-10 Mart 2025’te Sünni milislerin Nusayrilere karşı işlediği vahşetle zirveye ulaştı. Katliamlar uluslararası ilgi çekmiş olsa da, Nusayri topluluğuna yönelik şiddetin ne ilk ne de son örneğiydi.
Geçici Suriye hükümeti, kıyı bölgesindeki öldürmeleri araştırmak üzere bir soruşturma komitesi kurdu. Komite henüz herhangi bir bulgu açıklamış değil; ancak anlamlı sonuçlar üretmesi büyük olasılıkla mümkün olmayacak, çünkü bağımsız ve kapsamlı bir soruşturma, muhtemelen hükümetin güvenlik güçlerinden bazı isimleri de işin içine katacak. Suriye’nin geçici cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın, komitenin görev süresini uzatarak hem yerel hem de uluslararası baskıyı savuşturmak için zaman kazanmayı umduğu anlaşılıyor. Hak örgütleri, komitenin soruşturma sürecinde hem Suriyeli hem de uluslararası insan hakları kuruluşlarıyla temas kurma konusundaki isteksizliğine işaret ederek, hükümet etkisinden bağımsız hareket edebilme kapasitesine dair kuşkularını dile getirdi.
Mart katliamları münferit olaylar değil, Nusayri topluluğunu hedef alan daha geniş bir şiddet örüntüsünün parçasıydı. Yalnızca nisanın son haftasında Suriye İnsan Hakları Ağı (Syrian Network for Human Rights), Humus vilayetinin Nusayri çoğunluklu bölgelerinde en az 20 sivilin yargısız infazla öldürüldüğünü belgeledi. Aynı örgüt, ocak ayı ile nisan ayı sonu arasında Humus ve Hama vilayetlerinin Nusayri nüfuslu bölgelerinde silahlı saldırganların 360’tan fazla kişiyi öldürdüğünü bildirdi. Bu eğilimi özellikle kaygı verici kılan, yerel yetkililerin bu dosyaların çoğunu “faili meçhul” kaydıyla kapatmış olması. Gerçek bir hesap verebilirliğin yokluğu, Mart katliamlarına ilişkin soruşturmanın uzayıp gitmesiyle birleşince, aşırılıkçı Sünni grupları Nusayri topluluğuna yönelik saldırılarını sürdürme konusunda daha da cesaretlendiriyor.
Son dönemde, geçici hükümetin Savunma ve İçişleri bakanlıklarına bağlı silahlı grupların Lazkiye ve Tartus’ta Nusayri evlerine baskınlar düzenlediğine, mülkleri talan ettiğine ve kişileri sorgulanmak üzere gözaltına aldığına dair haberler de geldi; görünen o ki, amaç yalnızca korku ve yıldırma yaratmak. Durum öylesine gergin ki, Mart’taki şiddet sırasında Lazkiye’deki Rus Hmeymim Hava Üssü’ne sığınan binlerce Nusayri’nin çoğu, Moskova’nın tesisi boşaltma çağrılarına rağmen hâlâ orada barınmaya devam ediyor.
Eş-Şara hükümeti, Nusayrilere yönelik bu tür şiddet olaylarından kendisini uzak tutmak için büyük ölçüde makul inkâr çizgisine yaslandı; söz konusu olayları, resmî politikayla ya da devletin dâhiliyetiyle bağlantısı olmayan “bireysel eylemler” diye niteledi. Bu iddia geçerli olsa bile, geçici hükümetin nominal otoritesi altında faaliyet gösteren radikal milisler yığını üzerinde denetim kurabilme kapasitesi bakımından kaygı yaratıyor.
Eş-Şara rejimi, nisanın sonunda da benzer bir makul inkâr stratejisi izledi; hükümete bağlı bir silahlı grubun Dürzilerin çoğunlukta olduğu bir başka kasabada on ikiden fazla sivili öldürmesinin ardından, Şam yakınlarındaki bir Dürzi bölgesinde şiddetli çatışmalar patlak verdiğinde de aynı çizgiyi benimsedi.
Nusayrilere ve Suriye’deki diğer topluluklara karşı süren şiddet, küresel ilginin kalıcı biçimde bu konuya yönelmesini gerektiriyor. Bu, azınlık gruplarına özel muamele yapılması anlamına gelmek zorunda değil; daha çok, Esed sonrası Suriye’de uzlaşmanın, uluslararası toplumun hüsnükuruntuların baskın çıkmasına izin vermek yerine geçici hükümetin taahhütlerini ve eylemlerini eleştirel bir gözle mercek altına alma isteğine bağlı olduğunu hatırlatıyor.
