Orta Doğu Forumu · Middle East Forum
Middle East Quarterly

Husi tehdidini etkisiz kılmak: Kızıldeniz ve ötesi için stratejik bir yol haritası

ABD'nin 15 Mart-6 Mayıs 2025 arasındaki hava harekâtı Husilere zarar verdi, ancak tehdidi ortadan kaldıramadı; maliyet asimetrisi ve siyasi hesaplar Washington'u durdururken Husiler saldırılara geri döndü.

Eric Navarro, deneyimli bir askerî subay, iş dünyası lideri ve ulusal güvenlik stratejistidir. Marine Corps Reserves’te yarbaydır (yakın zamanda albaylığa seçilmiştir). Navarro, Irak’ta iki muharebe turunda görev yapmış; dünyanın dört bir yanında sayısız eğitim faaliyetine, teknoloji girişimine ve sahadaki operasyonlara liderlik etmiştir. NYU’nun Stern School of Business’ından MBA derecesi ile National War College’dan Ulusal Güvenlik Stratejisi alanında M.S. derecesine sahiptir. Ayrıca, Yeni Irak Ordusu’na ilk iliştirilmiş danışmanlardan biri olarak edindiği deneyimi anlattığı God Willing adlı bir kitabın da yazarıdır. Ulusal güvenlik stratejisi ile çekişmeli bir jeopolitik ortamda Amerikan gücünün kullanımına odaklanan yazıları ve medya görünümleriyle sık sık kamuoyunun karşısına çıkmaktadır.

· Shutterstock

Amerika Birleşik Devletleri, Kızıldeniz’de stratejik bir yol ayrımında. Yıllar süren stratejik savrulmanın ardından Trump yönetimi, 15 Mart-6 Mayıs 2025 tarihleri arasında yürüttüğü kesintisiz askerî operasyonlarla Husi tehdidiyle kararlılıkla yüzleşti. Ne var ki ABD’nin saldırıları hasar verse de tehdidi ortadan kaldıramadı. Husilerin düşük teknolojili ama yüksek etkili cephaneliğiyle kıyaslandığında, ABD’nin her bir mühimmatının maliyeti keskin bir asimetriyi ortaya koydu. Bu dengesizlik, siyasi mülahazalarla birleşince, Husilerin deniz saldırılarına geçici olarak ara vermesinin ardından Başkan Trump’ın saldırıları durdurma kararında büyük olasılıkla etkili oldu. Söz konusu ara, 6-7 Temmuz 2025’te Husilerin Yunan işletmeciliğindeki iki dökme yük gemisini vurması ve İsrail’de Ben Gurion Havalimanı’na balistik füze saldırısı düzenlemesiyle sona erdi. Kısacası Husiler, stratejik hedeflerine şiddet yoluyla ulaşma kararlılığını sürdürdüklerini dünyaya bir kez daha hatırlattı.

Husilerin bu son saldırıları, grubu yenmenin kısa vadeli taktik kazanımlardan fazlasını, kapsamlı ve bütünleşik bir stratejiyi gerektirdiğini ortaya koyuyor. Böyle bir strateji yalnızca Husilerin askerî kabiliyetlerini değil, aynı zamanda finansal ağlarını, siyasi meşruiyetlerini ve dış destek sistemlerini de hedef almalıdır. Bundan azı, Husilerin yeniden toparlanmasına ve yeniden silahlanmasına imkân tanıyacaktır. Çin gibi yakın emsal rakipler küresel müşterek alanlarda nüfuzlarını genişletirken, İran da Husileri bölgeyi istikrarsızlaştırmak için bir vekil olarak kullanmayı sürdürecektir. Tehlikede olan; Amerika Birleşik Devletleri’nin güvenilirliği, bölgesel istikrar ve küresel ticaretin serbest akışıdır.

Kızıldeniz, Avrupa, Asya ve Afrika’yı birbirine bağlayan stratejik bir kavşak olarak ABD çıkarları ve daha geniş uluslararası düzen açısından hayati önemdedir. Küresel ticaretin yaklaşık yüzde 15’i Babülmendep Boğazı’ndan geçmektedir. Husilerin saldırdığı her gemi, şişirdikleri her sigorta primi ve saptırdıkları her ticaret rotasıyla birlikte kötü niyetli aktörler, Amerika Birleşik Devletleri aleyhine güç biriktirmektedir. Tarih, bu koridorun ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne seriyor. 2000’lerin başındaki Somali korsanlığı krizi bölgesel ticareti neredeyse felce uğratmış ve maliyetli çok uluslu müdahaleleri zorunlu kılmıştı. Bugünkü tehditler daha da ağır; zira İran ve Çin, bu kritik boğazlar üzerinde etkinlik kurmak için aktif biçimde çaba harcamaktadır.

Kızıldeniz’deki istikrarsızlığın ekonomik sonuçları Yemen’in çok ötesine uzanıyor. Küresel denizcilik şirketleri gemilerini şimdiden Ümit Burnu üzerinden yönlendiriyor; bu da seyir sürelerine haftalar ekliyor ve maliyetleri yükseltiyor. Bu uzun rotalar enerji fiyatlarını şişiriyor, tedarik zincirlerini aksatıyor, Avrupa, Asya ve Amerika ekonomilerini zorluyor. Kızıldeniz taşımacılığı için sigorta primleri de fırladı. Husilerin bu hayati güzergâhlara yönelik tehdidi denetimsiz biçimde sürerse, küresel enflasyonist baskılar yoğunlaşacak ve ekonomik toparlanmayı baltalayacaktır. Bu tür baskılar, ABD’nin ve müttefiklerinin Çin gibi rakipler karşısındaki direncini zayıflatacaktır. Dolayısıyla Kızıldeniz’in güvenliğini sağlamak yalnızca bölgesel bir zorunluluk değil, aynı zamanda küresel ekonomik istikrar ve ABD’nin stratejik rekabet gücü için de elzemdir.

Kızıldeniz’deki istikrarsızlığın küresel sonuçları göz önüne alındığında, özellikle 12 günlük İsrail-İran çatışmasının ve Husilerin yeniden başlattığı saldırıların ardından yarım tedbirlerin zamanı geçmiştir. Bu yeni jeopolitik ortamda Washington’ın üç net hedefi izlemesi gerekir: Husi tehdidini kalıcı olarak ortadan kaldırmak, âdemimerkeziyetçi ama bütünlüklü bir yönetim yapısı aracılığıyla Yemen’i istikrara kavuşturmak ve dünyanın en kritik deniz koridorlarından birinde seyir serbestisini güvence altına almak. Bu hedeflere ulaşmak, en az 15 ay için planlanmış, eşgüdümlü askerî, ekonomik, siyasi ve enformasyon gücünü içeren sürekli bir kampanya gerektirecektir.

Bu takvim bilinçli olarak belirlenmiştir ve ABD’nin iç siyasi gerçekleriyle uyumlu olacak şekilde tasarlanmıştır. Kasım 2026’daki ara seçimler yaklaşırken, Trump yönetiminin harekete geçmek için hızla daralan bir zaman aralığı bulunuyor. Kapsamlı bir kampanya, tercihen Amerikalı seçmenler sandığa gitmeden önce, Amerika Birleşik Devletleri ile müttefik bölgesel ortakların önderliğinde Kızıldeniz’i güvence altına almalıdır. Amaç, seçim kaynaklı değişimler operasyonu baltalamadan Kızıldeniz’i istikrara kavuşturmaktır. Kamuoyunun eğilimi önemli olsa da kararlı liderliğin yerini tutamaz. ABD’li siyasetçiler çoğu zaman siyasi rüzgârlarla savrulan rüzgârgülleri gibi davranıyor. Bu örnekte ABD’li karar alıcıların, tehlikenin büyüklüğünü tam olarak yansıtan, iç siyasi ve jeopolitik gerçekleri kavrayan ve ABD’nin Kızıldeniz’deki çıkarlarını güvence altına almak için gerekli riskleri göze alan bir strateji izlemesi gerekiyor.

Amerika Birleşik Devletleri, Kızıldeniz’deki güvenlik hedeflerine 15 aylık bir takvim içinde ulaşmak için üç ana aşamaya ayrılmış bir strateji izlemelidir:

1) Acil eylemler (0-5 ay): Kitlesel insansız hava aracı kapsamasında ve vuruşlarda ani bir artış. Sabotaj görevleri yürütmek ve siber operasyonlar icra etmek. Deniz yasak bölgelerini taviz vermeden uygulamak. Küresel stratejik iletişim kampanyaları başlatmak. Ticari denizcilik operasyonlarının dayanıklılığını artırmak için özel sektörü sürece dahil etmek.

2) Orta vadeli eylemler (5-10 ay): Yemenli ortaklara yönelik askerî ve yönetişim desteğini genişletmek. Alternatif limanlar üzerinden ticaret yönlendirmesini hızlandırmak, yaptırım uygulamasını yoğunlaştırmak ve Umman üzerindeki diplomatik baskıyı sürdürmek. Kurtarılmış bölgelerde âdemimerkeziyetçi yönetişim modellerini hayata geçirmek.

3) Pekiştirme eylemleri (10-15 ay): Deniz güvenliği sorumluluklarını bölgesel koalisyonlara devretmek. Kritik altyapı yeniden inşasını tamamlamak. Âdemimerkeziyetçi bir Yemen hükûmetinin uluslararası diplomatik tanınmasını sağlamak. Husiler ve İranlı hamileri üzerinde stratejik iletişim baskısını aralıksız sürdürmek.

Her aşama bir öncekinin üzerine inşa edilir. İlk aşama, harekât sahasında başlangıç koşullarının tesis edilmesine ve stratejik mesaj ortamının şekillendirilmesine odaklanır. İkinci aşama, düşmanı savunmaya itmek amacıyla, özellikle karada olmak üzere askerî baskıyı yoğunlaştırır. Üçüncü aşama ise kalıcı siyasi, ekonomik ve kendi kendini besleyen güvenlik çerçeveleri kurar.

Bu üç aşamalı planda önerilen her eylem etraflıca değerlendirilmeyi hak ediyor. Planlamacılar öncelikle Husilerin yalnızca güce karşılık verdiğini kabul etmelidir. Sınırlı ya da keyfî biçimde durdurulan hava saldırıları, ne onların harekât kapasitesini aşındırır ne de savaşma iradesini kırar. Israrlı ve tırmanan bir askerî kampanya, Husilerin deniz vuruş kabiliyetlerini dağıtmalı, onlara sığınak imkânı tanımamalı ve komuta-kontrol ağlarını bozmalıdır. ABD ve koalisyon güçleri; balistik füze rampalarını, insansız hava aracı üretim merkezlerini, kıyı radar istasyonlarını ve deniz vuruş platformlarını hedef alarak istikrarlı bir harekât temposu sürdürmelidir. Önleyici operasyonlar, sonradan misilleme yapmak yerine atışları gerçekleşmeden engellemeye odaklanmalıdır. En önemlisi, Husi liderliği amansız bir baskıyla yüzleşmelidir: güvenli liman yok, nefes alacak aralık yok, emir verme imkânı yok.

Ciddi sayıda Amerikan askerini konuşlandırmadan Husilere karşı sahada daha etkili bir strateji izlemek için Amerika Birleşik Devletleri yerel ortaklıklarını yeniden değerlendirmelidir. Washington, Husi karşıtı en kabiliyetli güçlere doğrudan ve iyi eşgüdümlü destek sağlamaya öncelik vermelidir; bunların başında Tuğgeneral Tarık Salih önderliğindeki Kızıldeniz kıyısındaki Müşterek Kuvvetler ile yüksek eğitimli Devler Tugayları (Giants Brigades) gelmektedir. Genelkurmay Başkanı önderliğindeki Marib’deki askerî ve aşiret güçleri, direnişin merkezî bir sütunu olmayı sürdürmelidir. Hadramut, Taiz, Mehre ve Şebve’deki askerî ve güvenlik güçleri, lojistik ve insan gücü desteği için platform işlevi görerek ABD’nin harekât erişimini daha da genişletebilir. Son olarak, Güney Geçiş Konseyi (Southern Transitional Council - STC) güçleri, konuşlandırılmaları ABD’nin ulusal hedefleriyle uyumlu olmak kaydıyla, orta ve kuzey cephelerinde belirleyici bir rol oynayabilir.

Muharebeye hazır bu güçler, özellikle Muha, Taiz ve Marib’de Husilerle karşı karşıya gelmeye hazırdır. Siyasi eşgüdüm, gruplar arasında geniş bir birlik kurmaya ya da rakip hizipleri iş birliğine zorlamaya gerek kalmadan bu güçlerin harekete geçirilmesini mümkün kılıyor. Husi karşıtı koalisyonun tüm askerî kanatlarını tümüyle birleştirmek yakın vadede pek olası görünmese de, belirli cephelere ve hedeflere odaklanan hedefli ortaklıklar mümkündür. Bu, Sultan el-Aradah ve Tarık Salih gibi Başkanlık Liderlik Konseyi üyeleriyle eşgüdüm sağlanarak, cumhurbaşkanının da gerekli siyasi örtüyü sunmasıyla gerçekleştirilebilir.

ABD ve müttefik güçlerin Husiler üzerinde sürdüreceği askerî baskı, onların kabiliyetlerini aşındıracağı gibi bir ivme etkisi de yaratacaktır. İnandırıcı askerî ilerlemeye tanık olan ve siyasi riskin azaldığını kavrayan tereddütlü hizipler, Husi karşıtı kampanyaya katılmaya cesaretlenecektir. Bu ivmeyi yaratmak için ABD ve müttefik güçler, Husi karşıtı koalisyonu takviye eden bir kuvvet çarpanı işlevi görmelidir. Bu hedef doğrultusunda özel harekât kuvvetleri, yeraltı depolama tesisleri ve mobil atış birimleri dahil olmak üzere kritik Husi altyapısına karşı sabotaj görevleri icra etmelidir. Eş zamanlı olarak siber operasyonlar, Husilerin şifreli iletişimlerini, hedefleme sistemlerini ve insansız hava aracı komuta ağlarını çökertmelidir. Amaç, Husi sistemlerini felce uğratarak deniz saldırılarını eşgüdümleme, bölgesel istikrarsızlaştırmayı ilerletme ya da Husi karşıtı kara güçlerine karşı savunma yapma yeteneğini ellerinden almaktır.

MQ-9 Reaper insansız hava aracı gibi insansız hava sistemleri (UAS), deniz tehditlerinin önlenmesi dahil olmak üzere sürekli İstihbarat, Gözetleme ve Keşif (ISR) ile vuruş görevleri icra etmelidir. Kabiliyetli Reaper’ların ötesinde, düşük maliyetli quadcopter sürüleri Yemen muharebe sahasını kaplayarak Husi liderliğinin hareket ve harekât serbestisini ortadan kaldırmalıdır. Deniz cephesinde MARTAC Devil Ray gibi insansız su üstü araçları ve REMUS 600 gibi insansız su altı araçları, deniz gözetleme ve engelleme operasyonlarına hâkim olmalıdır. İnsansız kara araçları kilit sınır bölgelerinde ve ikmal yollarında devriye gezerek Husilerin silah ve personel hareketini kısıtlamalıdır. Müttefik güçlerle uyum içinde çalışan Amerika Birleşik Devletleri, bu askerî varlıkları kullanarak erişimini genişletebilir, personel riskini azaltabilir ve ısrarlı, çok alanlı baskı yoluyla Husi savunmalarını alt edebilir.

Bir başka hedef, Husi savaş makinesini besleyen silah tedarik zincirlerini kesintiye uğratmak için Husi kontrolündeki limanların (Hudeyde, Selif ve Ras İsa) çevresinde deniz yasak bölgelerinin kararlılıkla uygulanması olmalıdır. Bu bölgeleri ihlal eden gemiler derhal engellenmelidir. Yakıt konteyner gemilerine özel dikkat gösterilmelidir. Husiler bu yakıtı saldırılarını beslemek için stokluyor ve karaborsada satıyor. Stokları vurarak Amerika Birleşik Devletleri, Husilerin kilit bir kaynağını yüke dönüştürebilir ve grubun harekât kapasitesini büyük ölçüde zayıflatabilir.

Bu askerî tedbirlerin etkili olması beklense de, tek başına askerî eylem Husi isyanını dağıtamaz. Husileri yalıtmak ve hayatta kalmaları için gerekli kaynaklardan yoksun bırakmak üzere paralel bir siyasi ve ekonomik taarruz gereklidir. Hazine Bakanlığı, bölgesel müttefiklerle eşgüdüm içinde, Husi kaçakçılık operasyonlarını destekleyen İranlı denizcilik şirketlerini, lojistik kolaylaştırıcıları ve finansal aracıları hedef alan yaptırımları genişletmelidir. Bu amaçla ABD istihbaratı, Umman, Lübnan ve Doğu Afrika üzerinden işleyen yasa dışı finansal ağların haritasını çıkarmaya ve bunları dağıtmaya öncelik vermelidir.

Aynı zamanda Washington, ticari denizciliği Husi kontrolündeki topraklardan uzaklaştırmak için Aden, Mukalla ve Berbera gibi alternatif limanlara ciddi yatırım yapmalıdır. Rotası değiştirilen her gemi, Husileri kritik gümrük gelirlerinden yoksun bırakır ve siyasi meşruiyet iddialarını zayıflatır. Ticaret yönlendirmesi stratejik bir araç işlevi görür. Dahası, bu alternatif limanlara yatırım yapmak, Çin’in bölgesel lojistik ve altyapıya hâkim olma yönündeki Kuşak ve Yol hedeflerine karşı bir denge oluşturur. Çin’in Amerika Birleşik Devletleri’nin yerine küresel hegemon olma çabalarının önünü kararlılıkla keserek, bu yatırımlar ekonomik bir karşı kuvvet işlevi görür.

Diplomatik alanda Amerika Birleşik Devletleri, İran’ın silah kaçakçılığına açık gözenekli sınırını kapatması için Umman’a baskı yapmalıdır. Tarihsel olarak tarafsız olsa da, Umman’ın kaçakçılığı edilgen biçimde kolaylaştırması artık bölgesel istikrara doğrudan bir tehdit oluşturuyor. Ekonomik teşvikler ve güvenlik iş birliği Umman’ın uyumunu teşvik edebilir, ancak harekete geçmemenin net sonuçları olmalıdır. Ekonomik nüfuzla desteklenen sessiz diplomasi hâlâ elzemdir. Umman direnmeyi sürdürürse, Amerika Birleşik Devletleri stratejik hedeflerini kararlılıkla dayatmaya hazır olmalıdır.

BM’nin kronikleşmiş felcini göz önünde bulundurarak, Amerika Birleşik Devletleri, Kızıldeniz’de seyir serbestisi için uluslararası destek sağlamak amacıyla, Operation Prosperity Guardian (Refah Muhafızı Operasyonu) gibi çerçevelerin üzerine inşa edilecek geçici bir deniz koalisyonuna önderlik etmelidir. Can çekişen uluslararası kurumlar aracılığıyla uzlaşı beklemek kaçınılmaz olarak başarısızlıkla sonuçlanır. Koalisyon ortakları arasında Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve istekli Avrupalı deniz güçleri yer almalıdır.

Stratejik zaferler hem muharebe meydanında hem de enformasyon alanında kazanılır. Bu nedenle Husiler bölgesel ve uluslararası düzeyde gayrimeşru kılınmalıdır. Sürekli ve saldırgan bir enformasyon kampanyası; çocuk askerlerin devşirilmesi, sivil denizciliğin kasıtlı olarak hedef alınması ve insani yardımın yolundan saptırılması dahil olmak üzere zulümlerini teşhir etmelidir. Batılı, Arap ve küresel medya kuruluşları bu mesajı yılmadan yaymalıdır. Karar alıcılar, Husileri Tahran’ın daha geniş bölgesel istikrarsızlaştırma stratejisiyle ve Çin’in denizcilik hedefleriyle doğrudan ilişkilendirmelidir. Husiler ayrıca yalnızca Yemen’i değil, bütün küresel ekonomiyi tehdit eden bir vekil güç olarak tasvir edilmelidir. Çok sayıda rapor, Çin’in Husilere silah ve füzeler ile insansız hava araçları için gelişmiş güdüm sistemleri sağlayan yasa dışı tedarik hatları kurması dahil olmak üzere kötü niyetli faaliyetlerini belgeliyor. Diğer raporlar ise bir Çinli uydu görüntüleme şirketinin, ABD savaş gemilerinin ve uluslararası gemilerin hedeflenmesini mümkün kılacak coğrafi konum istihbaratı sağladığını öne sürüyor.

Bu enformasyon ortamında, daha geniş bir stratejik çerçeveleme, Batı’da daha kapsamlı bir muhalefeti harekete geçirebilir ve özel sektörü kararlı adımlar talep etmeye sevk edebilir. Özel sektör, özellikle denizcilik ve sigortacılık sektörlerinde, proaktif biçimde sürece katılmalıdır. Yapılandırılmış çalışma grupları, sektör öncülüğünde savunma tedbirleri, savunuculuk kampanyaları ve istihbarat paylaşım mekanizmaları geliştirmelidir. Ticari paydaşlar, deniz güvenliğini ortak bir zorunluluk olarak görmelidir.

Kamu diplomasisi Batılı kitlelerin ötesine uzanmalıdır. Körfez müttefikleriyle kurulacak ortaklıklar, bölgesel medya kuruluşları aracılığıyla mesajları eşgüdümlemeli; Husi propagandasını karşılamalı ve istikrar ile refahı yeniden tesis etmeye yönelik ABD önderliğindeki çabaların meşruiyetini pekiştirmelidir. Husilerin askerî yenilgisi gerekli, ancak yeterli değildir: kalıcı istikrar, onların yeniden yükselişini önlemek için meşru Yemenli aktörlerin güçlendirilmesini gerektirir. Amerika Birleşik Devletleri, uluslararası alanda tanınan Yemen hükûmetine ve STC ile kilit aşiret milisleri gibi güvenilirliği denetlenmiş Husi karşıtı güçlere verdiği desteği belirgin biçimde artırmalıdır. Bu destek, ulusal birliğe bağlılık ve Batı çıkarlarıyla uyum koşuluna bağlanmak kaydıyla, gelişmiş silah sistemlerini, istihbarat paylaşımını ve lojistiği kapsamalıdır.

Washington, önceki yönetişim çabalarını başarısızlığa mahkûm eden hataları tekrarlamamak için Yemen’de âdemimerkeziyetçi bir hükûmet modelini savunmalıdır. Yemen’i bölmek büyük olasılıkla sonu gelmeyen bir çatışmayı körükleyecektir; oysa âdemimerkeziyetçilik, devleti parçalamadan kapsayıcılığa, istikrara ve etkili özyönetime giden bir yol sunar. Irak ve Afganistan aşırı merkezileşmenin tehlikelerini gözler önüne seriyor. Bu kırılgan devletlerde, Bağdat ve Kâbil’deki yüksek düzeyde merkezîleşmiş hükûmetler karmaşık aşiret, mezhep ve bölge dinamiklerini yönetmekte zorlandı; bu da nihayetinde istikrarsızlığı ve isyanı tetikledi. Buna karşılık âdemimerkeziyetçi siyasi modeller yerel otoriteleri güçlendirir, yönetişimde ortak sahiplenmeyi besler ve isyan güdülerini azaltır. Yemen’de âdemimerkeziyetçilik, farklı etnik grupların ve bölgelerin birleşik bir ulusal kimliği korurken özyönetime sahip olabilmesine imkân tanırdı. Bu yaklaşım, Husilerin mağduriyetleri istismar etmesini ya da gelecekte isyanları ateşleyebilecek biçimde grupları dışlamasını engellerdi.

Yeniden inşa çabaları, kurtarılmış topraklarda görünür ve yüksek etkili projeleri hayata geçirmeye öncelik vermelidir. Liman altyapısının, gümrük tesislerinin, kliniklerin ve ulaşım ağlarının hızla onarılması, Husi yönetimine somut ekonomik alternatifler yaratacaktır. Uluslararası yardım, yolundan saptırılmasını ve yolsuzluğu önlemek için titizlikle denetlenmelidir. Eleştirmenler tırmanma, görev kayması ve bölgesel tepki konusunda kaygılar dile getirebilir; bu riskler gerçek olsa da yönetilebilir. Tırmanma; ayarlı vuruşlar, net angajman kuralları ve bölgesel ortaklarla tutarlı diplomatik temaslar yoluyla denetim altında tutulabilir. Görev parametreleri sıkı biçimde deniz güvenliğine ve Husi karşıtı operasyonlara odaklı kalmalı, Yemen’in iç siyasetine bulaşmaktan kaçınılmalıdır. Kurtarılmış limanlara insani yardım koridorlarının güvence altına alınması, yardım ulaştırmayı mümkün kılarken Husilerin elindeki kozu da alarak insani kriz riskini hafifletebilir. Körfez müttefikleri, Mısır ve diğer paydaşlarla sürekli eşgüdüm, bölgesel tepkiyi asgariye indirecek ve grubu yenme kampanyasının ortak sahiplenilmesini sağlayacaktır.

Risklerin tırmanmasını yönetmenin bir başka yolu, İran’la yapılacak gelecekteki müzakerelerde sert bir tutum benimsemektir. Amerika Birleşik Devletleri, İran’ın Husilere yönelik tüm maddi desteği kesmesinde pazarlığa kapalı bir koşul olarak ısrar etmelidir. Tahran, Husileri desteklemeyi sürdürmesinin, İran altyapısını hedef alan daha geniş bir ABD kampanyasını tetikleyeceğini anlamalıdır. Deniz güvenliği taleplerini nükleer diplomasiyle ilişkilendirmek, Washington’ın gücünü kullanmasını sağlayacak ve İran’ın uzlaşmazlığının maliyetini artıracaktır. ABD’nin Fordo ve diğer nükleer tesislere yönelik son saldırıları ışığında, bu tehdidin inandırıcılığı artmıştır.

Bu hafifletici tedbirlerin ötesinde, ABD’nin eylemsizliğin çok daha büyük riskler taşıdığını kabul etmesi kritik önemdedir. Husiler yalnızca bir Yemen hizbi değildir; Tahran’ın küresel ekonomiye karşı kullandığı stratejik bir silah ve Çin’in uluslararası ticaret yollarına hâkim olma yönündeki uzun vadeli oyununda bir piyondur. Onları bundan daha az bir şey olarak görmek, stratejik bir ihmal anlamına gelir.

Gönülsüz bir kampanya, geçici caydırıcılığın ardından çatışmanın yeniden alevlendiği bir döngüyü neredeyse kesin biçimde garanti eder. Muhtemel sonuç: çökmüş bir Yemen devleti, cesaretlenmiş bir İran, fırlayan küresel taşımacılık maliyetleri ve hayati bir stratejik sahada ABD nüfuzunun aşınması. Daha kötüsü, Çin gibi hasımlar, ABD’nin kararlılık ve yetkinlik eksikliğini, dünya çapında saldırganlığı tırmandırmak için açık bir davet olarak yorumlayacaktır.

Bu stratejik gerçekler ışığında Amerika Birleşik Devletleri, Husileri yenmenin yalnızca arzu edilir değil, zorunlu olduğunu kabul etmelidir. Kızıldeniz fazlasıyla kritik, İran tehdidi fazlasıyla apaçık ve Çin’in hedefleri fazlasıyla tehlikelidir; kesin zaferden azına razı olmak mümkün değildir. Ancak askerî üstünlüğe, siyasi baskıya, ekonomik yalıtıma, enformasyon savaşına ve yerel güçlendirmeye dayanan kapsamlı, bütünleşik ve sürekli bir kampanya kalıcı güvenlik sağlayabilir.

Böyle bir başarı, kararlılık ve uzun vadeli bir bakış açısı gerektirir. Kızıldeniz tesadüflere bırakılamaz; bilinçli bir tasarımla güvence altına alınmalıdır. Amerika Birleşik Devletleri, daha geniş güvenlik ve ekonomik çıkarlarını korumak için kararlı, ısrarlı ve iş birliği içinde hareket etmelidir.

Zafer bir tercihtir. Amerika Birleşik Devletleri bu tercihi şimdi yapmalıdır.