MEF Menu
Middle East ForumSupport MEF
Orta Doğu Forumu · Middle East Forum
Dhimmitude Project

‘Unutulmuş Kutsal Topraklar’da Lozan’a ihanet

Modern Türkiye’de Yahudiler ve Hristiyanlar, fethedilmiş bir bakiye muamelesi görüyor.

Craig Considine, Rice Üniversitesi’nde sosyoloji alanında kıdemli öğretim görevlisidir. Dinler arası diyaloğa katkılarıyla tanınır ve hâlihazırda İbrahim Anlaşmaları (Abraham Accords) ile Marksist-İslamcı ittifak gibi konulara odaklanmaktadır. Dr. Considine’in beğeni toplayan akademik çalışmaları arasında The Humanity of Muhammad – A Christian View (Muhammed’in İnsanlığı – Bir Hristiyan Bakışı, Blue Dome Press, 2020) ve People of the Book – Prophet Muhammad’s Encounters with Christians (Kitap Ehli – Hz. Muhammed’in Hristiyanlarla Karşılaşmaları, Hurst/Oxford University Press, 2021) yer alır. İlgi gören bir konuşmacı olan Dr. Considine, dünya genelinde Oxford Üniversitesi, New York Üniversitesi (Abu Dabi), Müslüman Toplumlarda Barışı Teşvik Forumu (Forum for Promoting Peace in Muslim Societies, Abu Dabi), Edinburgh Üniversitesi ve Hamad Bin Halife Üniversitesi (Doha) dâhil olmak üzere çeşitli üniversitelerde, konferanslarda ve toplumsal etkinliklerde dinleyicilere hitap etmiştir. Considine ayrıca çok sayıda haber mecrasında yer almış, basınla da düzenli olarak temas hâlinde olmuştur. Trinity College Dublin’den sosyoloji doktorası, Royal Holloway – University of London’dan uluslararası ilişkiler yüksek lisansı ve American University’den uluslararası ilişkiler lisans derecesi almıştır. Son kitabı Beyond Dialogue – Building Bonds Between Christians and Muslims (Diyaloğun Ötesinde – Hristiyanlar ve Müslümanlar Arasında Bağ Kurmak, Polity Press) Kasım 2024’te yayımlanmıştır.

The Hagia Sophia, built as a Byzantine cathedral in the 6th century. After the Turkish conquest of Constantinople in 1453, it became a mosque. Mustafa Kemal, the founder of the Turkish Republic, turned it into an interfaith museum in 1934 to highlight his country's status as a secular and pluralistic nation. Eighty-six years later, Turkish President Recep Tayyip Erdoğan turned it back into a mosque. The building now stands as a stark symbol of the neo-dhimmitude that has hollowed out the pluralist promise Turkey showed soon after its founding.
Ayasofya, 6. yüzyılda bir Bizans katedrali olarak inşa edildi. 1453’te Konstantinopolis’in Türkler tarafından fethinden sonra camiye dönüştürüldü. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal, yeni ülkenin laik ve çoğulcu niteliğini öne çıkarmak için binayı 1934’te dinler arası bir müzeye çevirdi. Seksen altı yıl sonra Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan burayı yeniden camiye dönüştürdü. Bina bugün, Türkiye’nin kuruluşunun hemen ardından ortaya koyduğu çoğulculuk vaadini içten içe boşaltan yeni zimmîliğin çarpıcı bir simgesi olarak duruyor. · Shutterstock

Özet

Türkiye’nin Yahudi ve Hristiyan nüfusu (Anadolu’daki varlıkları, Türklerin gelişinden bin yıldan daha eskiye uzanan bu topluluklar) bugün, geleneksel İslami tabiiyetten çok milliyetçi yabancılaştırmaya dayanan bir tür neo-zimmîliğe maruz kalıyor. Bu grupların bugünkü durumunu birbirine kenetlenen beş mekanizma tanımlıyor: kurumlar ve din adamları üzerindeki devlet kontrolü; sistematik hukuki ve mülkiyet ayrımcılığı; kimlik kartlarında din hanesinin ve bağlantılı bürokratik araçların kullanılmaya devam edilmesi; din özgürlüğü ile kültürel ifadenin bastırılması; ve milliyetçi bir güvenlik çerçevesi içinde bu grupların iç tehdit ve “yabancı” olarak resmedilmesi. Bu çalışma, söz konusu baskıların Osmanlı emperyalizminden Kemalist laik türdeşleştirmeye ve daha yakın dönemde Erdoğan’ın neo-Osmanlıcı İslamlaştırmasına uzanan hat üzerinde nasıl geliştiğinin izini sürüyor. Lozan Antlaşması (1923) Yahudilere, Hristiyanlara ve diğer dinî azınlıklara haklar güvence altına almış olsa da, bu gruplara giderek fethedilmiş bir geçmişin “bakiyeleri” muamelesi yapılıyor; varlıkları Ankara’nın iç ve dış politikalarının rehinesi olmaya devam ediyor. Lozan’ın ruhunu yeniden canlandırmak, onun çoğulcu vizyonunu geri getirmeyi ve Anadolu’nun bin yıllık İbrahimî mirasını aşındırmayı sürdürecek yapıları reforme etmeyi gerektiriyor.

Giriş

Anadolu’nun din tarihinin uzun seyrinde, Ayasofya kadar çok sayıda fethi ve silinmeyi hem görmüş hem de bedeninde taşımış pek az yapı vardır. 6. yüzyılda İmparator I. Justinianus tarafından Doğu Hristiyanlığının ve Bizans İmparatorluğu’nun simgesi olarak inşa edilen yapı, yaklaşık bin yıl boyunca kilise olarak hizmet verdi. 1453’te Osmanlı İmparatorluğu’nun Konstantinopolis’i (bugünkü İstanbul) fethinin ardından camiye çevrildi; daha sonra 1934’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal tarafından dinler arası bir müzeye dönüştürüldü; bu hamle, ülkenin laik ve çoğulcu bir ulus olarak yeni ufkunu işaret eden bir jestti.

Seksen altı yıl sonra, 24 Temmuz 2020’de Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ayasofya’nın kadim Bizans kubbesinin altında konuştu ve Kemal’in vizyonunu tepetaklak eden sözler sarf etti. [1] Erdoğan o gün yaptığı törensel konuşmada, Konstantinopolis’i fetheden önceki Müslüman kuşakları, özellikle de yapıyı “kıyamete kadar cami kalması” şartıyla “müminlere” vakfedip emanet ettiğini söylediği Fatih Sultan Mehmed’i övdü. Erdoğan, bu statüye halel getiren herkesin “lanetlenmiş” olduğunu ilan etti; bu, yapının tarafsız bir müze olarak kalmasını isteyenlere, özellikle de Türkiyeli Hristiyanlara yönelik açık bir uyarıydı. [2] Ardından Ayasofya’yı “inanca saygının ve bir arada yaşama ahlakının simgesi” diye tanımladı; camiye yeniden çevrilmenin taşıdığı İslami üstünlük mesajını görmezden geldi ve ayrıca camilerin “medeniyetimizde birliğimizin, dostluğumuzun, kardeşliğimizin, imanımızın ve huzurumuzun kaynağı” olduğunu ilan etti; bu formülasyon, ulusal “biz”i örtük biçimde katı İslami terimlerle tanımlıyordu. Bu tür tasvirler, modern Türkiye’nin neo-zimmîleri (ikinci sınıf tebaası) olan Yahudilere ve Hristiyanlara ne söylemsel ne de fiilî bir alan bırakıyor.

Sayıları çok az olan Türkiyeli Yahudiler (yaklaşık 15.000) açısından Ayasofya’nın yeniden camiye çevrilmesi, giderek İslamcılaşan bir ülkede derinleşen kırılganlığın sessiz ama uğursuz bir işaretiydi. Nitekim Türk Yahudi cemaatinin Temmuz 2020’deki dönüşüme tepkisi dikkat çekici ölçüde sönük kaldı. Türkiye Hahambaşısı (o dönem görevde olan İsak Haleva) ve resmî Türk Yahudi cemaati (Hahambaşılık ve İstanbul Yahudi cemaati gibi vakıflar aracılığıyla temsil edilen), olayın hemen ardından kamuya açık bir açıklama yapmadı veya görünür bir eleştiri yöneltmedi. Türkiyeli Yahudiler için Erdoğan’ı ya da Adalet ve Kalkınma Partisi’nin icraatını eleştirmek, tepki, antisemitik olaylar ve Türk hükümetiyle ilişkilerin daha da gerilmesi riskini beraberinde getiriyor. Bu sessizliğin kökünde eski pragmatik strateji yatıyor: Birinci Dünya Savaşı’nı sona erdiren anlaşma olan Lozan Antlaşması çerçevesinde sahip olduğu sınırlı güvenliği ve kurumsal erişimi korumak için düşük profil tutmak.

Sayıları yine az olan Türkiyeli Hristiyanlar (yaklaşık 300.000) içinse Bizans Hristiyanlığının en kıymetli şaheserinin yeniden camiye çevrilmesi çok daha ağır bir anlam taşıyordu. Yapının dinler arası müze olarak geçirdiği kısa dönem, ülkedeki kalan Hristiyanlara, tarihsel varlıklarının Türk devleti tarafından tanınabileceği ortak ama kırılgan bir alan sunmuştu. Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) açısından dönüşüm, bir İslami hayır vakfının (vakıf) mülkünün iadesi ve daha da önemlisi Müslümanların Hristiyanlar karşısında ulusal bir zaferi olarak çerçevelendi. Öfkeyle yükselen çok sayıda Hristiyan sesinin arasında, Doğu Ortodoks Kilisesi’nin Ekümenik Patriği I. Bartholomeos, yapının yeniden camiye çevrilmesinin “dünyadaki milyonlarca Hristiyanı İslam’a karşı döndüreceği” uyarısında bulundu. [3] Patriğin dili en iyi ihtimalle alarmistti. En kötü ihtimalle ise Türk makamlarına, yapıyı yeniden camiye dönüştürmenin Hristiyan-Müslüman ilişkilerini olumsuz etkileyeceği uyarısını yapıyordu.

Gerçek şu ki Ayasofya’nın yeniden camiye çevrilmesi, hiçbir zaman yalnızca yapıyı Osmanlı dönemindeki ibadethane işlevine döndürmekle ilgili değildi. Bu, bilinçli bir fetih ve dışlama gösterisiydi: Türkiyeli Müslümanlara, geniş ümmete ve Batı ülkelerinden izleyen Yahudi ve Hristiyanlara yönelik, Erdoğan’ın Türkiye’sinde ulusal “biz”in tartışmasız biçimde ve yalnızca Müslüman olduğunu ilan eden hedefli bir beyan.

Bu anın, Türkiye’de kalan Yahudi ve Hristiyan nüfus açısından daha derin sonuçlarını tam olarak kavrayabilmek için 21. yüzyıldan geri çekilip Anadolu’da Yahudiliğin ve Hristiyanlığın uzun tarihine bakmak gerekiyor; modern Türkiye’de neo-zimmîlik üzerine yapılacak her anlamlı tartışmanın dayandığı temel burasıdır.

Tarihsel Arka Plan: Zimmîlikten Lozan’a

Yahudilik ve Hristiyanlık Anadolu’da yeni değil. Aksine Yahudiler ve Hristiyanlar, bugün Türkiye dediğimiz ülkenin kültürüne, toprağına ve manevi hayatına kök salmış, buranın en eski kesintisiz toplulukları arasında yer alıyor. [4] Küçük Asya’daki Yahudi yerleşimleri MÖ dördüncü yüzyıldan itibaren belgelenmiştir; Efes, Sardes ve İzmir gibi yerlerdeki arkeolojik kalıntılar, dünyanın en eski Yahudi diasporalarından birini doğrular. [5] Küçük Asya’daki Yahudi varlığı, birinci yüzyıl Yahudi tarihçisi Flavius Josephus’un dikkatini çekmişti; Josephus, Aristoteles’in öğrencisi Solili Klearkhos’un “Küçük Asya yolculuğu sırasında görüş alışverişinde bulunduğu Yahudilerle karşılaştığını” aktarır. [6] Bursa yakınlarında da Yahudi yerleşimlerinin izleri bulunmuştur. [7] Buna karşılık Hristiyanlık Anadolu’da daha geç kök saldı. Havariler Thaddeus ve Bartholomeus birinci yüzyılda burada cemaatler kurdu. Antakya, İsa’nın takipçilerine ilk kez “Hristiyan” denilen yerdi ve Vahiy Kitabı’nda anılan Vahiy’in Yedi Kilisesi’nin tamamı bugünkü Türkiye’dedir. Türkiye’nin orta-güneyinde yer alan Tarsus şehri, Yeni Ahit’teki Efesliler’e Mektup’un yazarı Havari Pavlus’un doğum yeriydi. Efes ayrıca, rivayete göre Havari Yuhanna’nın Meryem Ana’yı ömrünün son yıllarını geçirmesi için götürdüğü şehirdir. Aynı ölçüde önemlisi, kurucu nitelikteki İznik ve Efes konsilleri, Müslümanların ya da Osmanlı ordularının gelişinden çok önce Anadolu toprağında toplanmıştı. Bu nedenle Anadolu haklı olarak “unutulmuş Kutsal Topraklar” diye anılır.

11. yüzyılda Selçuklu Türklerinin gelişi ve ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselişi bu toplulukları köklü biçimde dönüştürdü. Osmanlı millet sistemi altında Yahudilere ve Hristiyanlara sınırlı bir cemaat özerkliği tanındı (iç dinî, eğitsel ve hukuki meseleler üzerinde denetim) ancak zimmî olarak kaldılar. [8] Bu iki topluluk özel vergiler ödüyor, kamusal dinî ifade ve inşa faaliyetlerinde kısıtlamalarla karşılaşıyor ve hukuken Müslümanlara tabi konumda bulunuyordu. [9] Millet sistemi altında bazı durumlarda zimmî kötü ve yabancı sayılıyordu; [10] Müslümanlarla aynı kıyafeti giymesi engelleniyor, kendisine önce selam verilmedikçe bir Müslümana “selam” veremiyor ve Müslüman evlerinden daha yüksek ev inşa etmesi yasaklanıyordu. [11] En elverişsiz koşullarda zimmî statüleri, Müslümanlara kıyasla keyfî tutuklamalar, ek harçlar, kısıtlamalar, yasaklar, yükümlülükler, zulüm, taciz, sürgün ve ekonomik baskı dahil olmak üzere ayrımcılık ve yoksunluk biçimlerine yol açıyordu. [12] Bu hiyerarşik sistem, sonraki Türk rejimlerinin uyarlayacağı zimmîliğin resmî şablonunu kurdu.

Hakkını teslim etmek gerekir ki Osmanlı yönetimi, zaman zaman dönemin Hristiyan Avrupa’sından daha pragmatikti. Örneğin Sultan II. Bayezid, din değiştirmemiş İspanyol Yahudilerinin sürülmesini emreden 1492 tarihli İspanyol Elhamra Kararnamesi’nin ardından Sefarad mültecileri kabul etti. [13] Yahudiler daha sonra önemli saray ve ticaret mevkilerine yükseldi. Sonraki Osmanlı yöneticileri onları bakan, diplomat ve askerî danışman olarak devlet işlerine dahil etti ve padişahın sarayında hekim veya doktor görevleri verdi. [14] Yine de İslami üstünlüğün alttaki hiyerarşisi hiçbir zaman ortadan kalkmadı. Bu bağlamda dikkat çekicidir ki Osmanlı Yahudileri, Hristiyan egemenliğindeki menşe ülkelerinde hayati tehlike yaratan zulüm ve ayrımcılıktan kaçan atalarına İmparatorluğun kapılarını açmasıyla birlikte sağladığı ekonomik ve sosyal desteğe duydukları minnettarlığa dayanan, Osmanlılara özgü bir psikolojik bağlılık geliştirmişlerdi. [15]

19. yüzyıl Tanzimat reformları (1839-1876) (gayrimüslimlere yeni özgürlükler tanıyan ve Müslümanlarla gayrimüslimler arasında eşit statü getiren 1856 Islahat düzenlemelerinin kabulü ve Islahat reformları ile Fransız anayasa hukukuna dayanan kısa ömürlü 1876 anayasası dahil) zimmî statüsünü resmen kaldırdı ve vatandaşlık eşitliğini ilan etti. Sultan II. Abdülhamid, o on yıl içinde Rusya, Romanya ve Sırbistan karşısında alınan askerî ve diplomatik yenilgiler sonucunda bu anayasayı 1878’de rafa kaldırdı. [16] Bu ilerlemeler kırılgan çıktı. 1894-1896 Hamidiye katliamlarından 1915-1916 Ermeni Soykırımı’na, oradan Birinci Dünya Savaşı’nın ve sonrasının daha geniş şiddetine uzanan ardışık öldürme, sürgün ve zorla din değiştirme dalgaları, Hristiyan nüfusu imparatorluğun Anadolu nüfusunun kabaca yüzde 20’sinden 1924’e gelindiğinde yaklaşık yüzde 2’ye düşürdü. Yahudiler, genellikle temkinli siyasi duruşları nedeniyle çoğu zaman devletle aynı çizgide yer aldıklarından, bu yıkımın en kötüsünden büyük ölçüde kurtuldu; ancak yine de ekonomik marjinalleşme yaşadılar.

Bugün o çöküşün demografik mirası çarpıcı. 2011 gibi erken bir tarihte Türkiye’de 26.000 Yahudi’nin yaşadığı bildiriliyordu; büyük çoğunluğu İstanbul’da, daha küçük cemaatler ise Ankara, Bursa ve İzmir’deydi. [17] Bugün Yahudilerin sayısı yalnızca 15.000 civarında (çoğunlukla İstanbul’da); her mezhepten Hristiyanlar ise Türkiye nüfusunun kabaca yüzde 0,3’ünü oluşturuyor ve bu da onları yok oluşun eşiğine getiriyor. [18] Bu mezhepler arasında Ermeni Apostolik, Rum Ortodoks, Doğu Ortodoks, Süryani, Katolik (başlıca Afrika ülkelerinden ve Filipinler’den gelen göçmenler) ve Protestanlar yer alıyor. [19] Türkiye’nin azınlık meselelerindeki mevcut yaklaşımı, teoride din özgürlüğü sağlayan ve dinî gerekçeyle ayrımcılığı yasaklayan 1982 Anayasası’ndan kaynaklanıyor. Ancak 1982 Anayasası azınlıklara tam hukuki statü güvencesi vermiyor; tüm haklar devlet kontrolüne tabi. [20] Bu çıkmaza karşılık Yahudiler ve Hristiyanlar, sonraki bölümlerde ayrıntılı biçimde ele alınacağı üzere, birliktelik, karşı çıkma ve hayatta kalma stratejileri uyguladı. [21]

Bu uzun yay (kadim varlık, Osmanlı’nın hiyerarşik hoşgörüsü ve geç imparatorluk dönemindeki demografik felaket) bu çalışmanın merkezî tezine zemin hazırlıyor: 1923 Lozan Antlaşması’nda cisimleşen çoğulcu vizyonun giderek içinin boşaltılması.

Kaybolan İdeal: Lozan’ın Vaadi ve İhaneti

Bu yazının temel tezi, Lozan Antlaşması’nın (1923) ruhu ve vizyonunun (Birinci Dünya Savaşı’nı sona erdiren ve Türkiye’nin Yahudi ve Hristiyan cemaatlerine tam eşitlik, güvenlik, din özgürlüğü ve kurumlarını sürdürme hakkı güvence altına alması beklenen anlaşmanın) can çekişmekte olduğudur. Yahudileri ve Hristiyanları koruyan çoğulcu bir mutabakat olarak tasarlanan şeyin içi, önce Kemalizm, ardından Erdoğan’ın neo-Osmanlıcı İslamlaştırması altında, birbirini izleyen milliyetçi türdeşleştirme dalgalarıyla boşaltıldı. Sonuç, Türkiye’nin kadim Yahudi ve Hristiyan cemaatlerinin eşit yurttaşlar olarak değil, fethedilmiş bir geçmişin zar zor hoş görülen bakiyeleri olarak muamele gördüğü ve varlıklarının Ankara’nın iç ve dış politika gündeminin rehinesi olmaya devam ettiği bir tür neo-zimmîlik.

Müttefik Devletler ile Türkiye arasında akdedilen Lozan Antlaşması, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilgili taraflar arasında barışçıl ilişkileri yeniden tesis etmeyi hedefliyordu. Antlaşmanın merkezinde, o günden bu yana sistematik biçimde aşındırılmış bağlayıcı azınlık korumaları yer alıyordu. 38. madde, din ayrımı gözetmeksizin tüm sakinler için hayat ve hürriyetin tam korunmasını, dinin serbestçe icrasını ve serbest dolaşımı güvence altına alır. [22] Ne var ki bu temel güvenceler büyük ölçüde kâğıt üzerinde kaldı; devlet uygulamaları Yahudileri ve Hristiyanları (hatta tüm gayrimüslimleri) eşit yurttaşlar olarak değil, potansiyel tehdit olarak işaretlemeyi sürdürüyor. 39. madde, gayrimüslim azınlıklara Müslümanlarla aynı medeni ve siyasi hakları ve kanun önünde eşitliği vaat ediyordu. [23] Uygulamada bu eşitlik, kültürel türdeşlik ve ulusal güvenlik kisvesi altında hiyerarşik ayrımları yeniden üreten idari ve hukuki mekanizmalarla zayıflatıldı. 40. ve 42. maddeler ise azınlıkların kendi hayır, eğitim, din ve sosyal kurumlarını kurma, yönetme ve denetleme konusundaki eşit hakkını teyit ederken devlete kiliseleri, sinagogları, mezarlıkları ve diğer dinî müesseseleri koruma yükümlülüğü getiriyordu. [24] Lozan’ın çoğulcu vizyonunun merkezindeki bu kurumsal güvenceler, devlet gözetimi, mülklere el koyma, ruhban okulu kapatmaları ve kültürel yeniden markalama yoluyla istikrarlı biçimde aşındırıldı. Sonuç, kadim toplulukların Müslümanlarla eşit, kendi kaderini tayin eden özneler olmak yerine “idare edilen bakiyeler”e indirgenmesi oldu.

Lozan Antlaşması’nın bu dört maddesi, din özgürlüğü ve kanun önünde eşitlik gibi temel Batılı ilkelerden esinlenmişti. Fiilen “din-kör” bir hukuki çerçeve kuruyorlardı: hiçbir inanç ayrıcalıklı muamele görmeyecek, tüm dinlerin mensupları kanun önünde eşit sayılacaktı. Dinî azınlık topluluklarına, kendi iç işleri ve nihayetinde kendi kaderleri üzerinde denetim sahibi, kendi kendini yöneten yapılar olarak (ulusal hukukun sınırları içinde kaldıkları sürece) önemli bir özerklik tanınmıştı. Bu anlamda Lozan Antlaşması, İslam’ın ve Müslümanların ayrıcalıklı statüde olduğu Osmanlı geçmişinden kesin bir kopuşu temsil ediyor ve Türkiye için daha laik ve çoğulcu yeni bir dönemin başlangıcına işaret ediyordu.

Türk Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu döneminde birçok Yahudi, Kemalist hareketi savundu ve destekledi. Bu, esas olarak hareketin siyasi ve toplumsal modernleşme ve reform politikalarına, ayrıca saltanat monarşisi ve teokratik yönetim yerine laik bir parlamenter cumhuriyet kurma hedeflerine dayanıyordu. [25] Kemal’in laiklik stratejisi, Kemalist milliyetçi politikanın hazırlanmasına katılan bir dizi Yahudi aydın tarafından desteklendi. [26] Ancak Yahudilerin yeni cumhuriyetle bu erken hizalanması bile kalıcı eşitliği güvence altına alamadı. Onların desteğini memnuniyetle karşılayan aynı milliyetçi proje, daha sonra (özellikle son yıllarda Erdoğan’ın öncülüğündeki neo-Osmanlıcı hareket bayrağı altında) cemaat özerkliklerini ulusal türdeşleştirmenin taleplerine tabi kıldı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk on yılında (1923-1935) Kemalist rejim, saldırgan bir laik milliyetçi ideoloji dayattı. Osmanlı İslami hiyerarşisinden kopuş olarak sunulsa da, pratikte Kemal’in yaklaşımı Yahudi ve Hristiyan yaşamının silinmesini sürdürdü; Yahudiler ve Hristiyanlara ikinci sınıf yurttaş muamelesi yapan 21. yüzyıl neo-zimmîliğinin kurumsal zeminini daha da pekiştirdi. Kemal’in rejimi, seçici pragmatizmini 1933’te, Hitler’in iktidara gelişinin ardından, Nazi Almanyası’ndan ayrılacak Yahudi akademisyenleri genç ülkenin eğitim sistemini güçlendirmek üzere Türkiye’ye davet ettiğinde gösterdi. [27] Ancak Yahudi akademisyenlere yapılan bu daveti, 1934’te Trakya’da Yahudi karşıtı şiddet, boykotlar ve zorunlu göç izledi. Bu olaylar kendiliğinden gelişen hadiseler değil; yerel Müslüman seçkinler, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) yerel yöneticileri ve antisemit Türk ultra-milliyetçileri tarafından planlanan eylemlerdi. [28] Yahudilere yönelik daha geniş tedbirler, izleyen yıllarda Türk politikasını biçimlendirmeyi sürdürdü. İkinci Dünya Savaşı sırasında (tarafsız bir ülke olarak) Türkiye, binlerce Avrupalı Yahudi mültecinin başlıca İsrail’e ve ABD’ye güvenli kara ve deniz geçişini kolaylaştırarak kendi Yahudilerini korudu; ancak araştırmalar bu vakaların koordineli bir hükümet politikasından ziyade istisnaları veya önde gelen Türk büyükelçilerinin kişisel girişimlerini temsil ettiğini gösteriyor. [29] Bu çerçevede Ankara’nın İkinci Dünya Savaşı’ndaki Yahudi politikası son derece ikircikliydi.

1940’larda Türkiye’den İsrail’e Yahudi göçünü hızlandıran etkenlerden biri, azınlıklara getirilen tartışmalı varlık vergisi oldu; bu vergi, gayrimüslimlere ait daha köklü ve verimli firmaların tasfiyesine yol açtı ve yerlerini daha zayıf Müslüman sahipli yeni girişimler aldı. [30] Vergi Türk ekonomisini “millileştirmeye” yardım etse de nihayetinde verimlilik ve büyüme açısından olumsuz sonuçlar doğurdu; Türkiye’deki Yahudi cemaatleri üzerinde de kuşkusuz olumsuz etkiler bıraktı. Sonraki on yıllar, Rum Ortodoks Kilisesi’ni hedef alan ve aynı zamanda Yahudiler ile diğer gayrimüslimleri de etkileyen 1955’teki İzmir ve İstanbul pogromları dahil olmak üzere Hristiyanlara yönelik şiddet episotlarıyla geçti. 1963’te ve ardından 1974’te Hristiyanlar, Türkiye’nin Yunanistan’la Kıbrıs anlaşmazlığıyla bağlantılı zulümlere maruz kaldı.

Türkiye’nin Batı müttefiki, Avrupa’ya bitişik bir devlet olduğu algısını, Yahudi ve Hristiyan cemaatlerinin yaşadığı çok daha kısıtlayıcı gerçeklikle karşılaştırmak önemlidir. Bu grupların durumunu tanımlayan birbirine kenetlenen beş neo-zimmîlik mekanizmasını ele almadan önce, imaj ile gerçeklik arasındaki bu uçurumun açıkça teslim edilmesi gerekir. Türk anayasası ülkeyi laik bir devlet olarak tanımlar; vicdan, ifade ve din özgürlüğünü güvence altına alır ve dinî gerekçeyle ayrımcılığı yasaklar. Ancak sahadaki gerçeklik farklı bir tablo çiziyor. Yeryüzünde Hristiyan nüfusunda bu denli sert bir düşüş yaşayan çok az yer var. [31] Yahudiler ise giderek “Siyonistler” etiketine indirgeniyor; bu terim, çağdaş Müslüman dünyanın geniş bir bölümünde “Naziler”le eşdeğer sayılıyor; tehlikeli ve yanlış bir denklem.

İzleyen bölümlerdeki çözümlememde, Lozan’ın çoğulcu vizyonunun aşınmasının, ülkede kalan Yahudi ve Hristiyan cemaatlerinin eşit yurttaşlar olarak değil “idare edilen bakiyeler” olarak muamele gördüğü ayırt edici bir neo-zimmîlik türü ürettiğini savunuyorum. Bu dinamik; sistematik hukuki ve mülkiyet ayrımcılığı, din özgürlüğü ile kültürel ifadenin bastırılması ve milliyetçi bir güvenlik çerçevesi içinde bu grupların ideolojik olarak iç tehdit şeklinde resmedilmesiyle pekiştiriliyor. Daha önceki bir yazımda [32] savunduğum gibi, buna paralel (ancak farklı) bir örüntü Pakistan’da da görülebilir; orada yerli Hristiyanlar sistematik sosyoekonomik tabiiyet, sert dine hakaret yasaları ve Batı’nın vekili olarak çerçevelenme ile karşı karşıya; bu da Muhammed Ali Cinnah’ın 1947’de inancın “devletin işleriyle hiçbir ilgisi olmadığı” bir devlet vizyonuna ihanettir. Türkiye’nin Yahudi ve Hristiyan cemaatlerinin eşit yurttaşlık vaatlerinin Kemalist türdeşleştirme ve Erdoğan’ın neo-Osmanlıcı İslamlaştırmasıyla aşamalı biçimde zayıflatılması gibi, bu örnekler de sömürge sonrası Müslüman çoğunluklu devletlerin kadim Yahudi ve Hristiyan cemaatlerini nasıl sıklıkla çoğunlukçu milliyetçi ve İslamcı baskıların altına ittiğini gösteriyor.

Kurumsal Düzenleme: Din Adamları ve Dinî Kurumlar Üzerinde Devlet Kontrolü

Neo-zimmîliğin birbirine kenetlenen ilk mekanizması, Türkiye’nin Yahudi ve Hristiyan cemaatlerinin kurumları ve din adamları üzerindeki doğrudan devlet kontrolüdür. Lozan’ın kendi kendini yöneten dinî özerklik olarak vaat ettiği şey, Türk devletinin liderlik seçimi, kurumsal süreklilik ve cemaat varlıkları üzerinde nihai yetkiyi elinde tuttuğu bir tabiiyet sistemine dönüştürüldü. Bu düzende Yahudilere ve Hristiyanlara, ancak iç işleri Ankara’nın gözetimine tabi kalan “idare edilen bakiyeler” olarak var olma izni veriliyor.

Türk Yahudi cemaatinde Hahambaşı resmen cemaat temsilcileri tarafından seçilir; bu da özerklik görüntüsü yaratır. Ancak pratikte atama yine de hükümet onayı gerektirir. Bu gereklilik, azınlık dinî liderlerinin ancak devletin nihai denetimi altında sınırlı bir iç otorite kullanabildiği Osmanlı millet sistemiyle açık bir sürekliliğe işaret ediyor. Liderlerini devlet müdahalesi olmaksızın atayan Batılı liberal demokrasilerdeki dinî cemaatlerin aksine, Türkiyeli Yahudiler en yüksek manevi otoritelerinin göreve başlayabilmesi için hükümetin rızasını almak zorundadır.

Aynı denetimli özerklik mantığı, cemaat mülklerinin yönetimine de uzanıyor. Mezarlıkları, okulları, sosyal hizmetleri ve sinagogları yöneten Yahudi dinî vakıfları (Türkçede vakıf olarak bilinir) Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün düzenleyici yetkisi altında faaliyet gösteriyor. Bu düzenleme, Yahudi kurumsal hayatının gündelik idaresinin dahi devlet gözetimi çerçevesine gömülü kalmasını sağlıyor. Bu dinamik, Lozan çerçevesindeki resmî hakları pratik gücünden arındırılmış bir cemaatin neo-zimmî statüsünü pekiştiriyor.

Türkiye’nin Hristiyan cemaatleri için de buna paralel, hatta daha kısıtlayıcı bir örüntü geçerli. Heybeliada’da 1844’te açılan Rum Ortodoks Heybeliada Ruhban Okulu (Halki), bir asrı aşkın süre Ekümenik Patrikhane’nin başlıca ilahiyat eğitim kurumu olarak hizmet verdi; kuşaklar boyunca din adamları, piskoposlar ve patrikler yetiştirdi. Türkiye Anayasa Mahkemesi’nin tüm özel yükseköğretim kurumlarının devlete bağlı olması gerektiğine hükmetmesinin ardından 1971’de kapatıldı ve bugüne dek kapalı kaldı. Heybeliada Ruhban Okulu’nun kapalı tutulmaya devam edilmesi, Rum Ortodoks cemaatinin kendi din adamlarını Türkiye içinde yetiştirmesini engelliyor; adayları yurtdışında okumaya zorluyor ve böylece cemaatin kurumsal sürekliliğini ve demografik yaşayabilirliğini zayıflatıyor. Bu kapatma, gayrimüslim azınlıklara kendi eğitim ve dinî kurumlarını kurma, yönetme ve denetleme konusunda eşit hak tanıyan Lozan Antlaşması’nın 40. ve 42. maddelerinin doğrudan ihlali niteliğinde. ABD başkanlarının ve Ekümenik Patrikhane’nin yinelenen çağrıları dahil olmak üzere uluslararası girişimler bu konuda bir değişiklik yaratmadı. [33] Nicel veriler, sıradan Türklerin yüzde 44’ünün kapatılmış Hristiyan ruhban okullarının yeniden açılmasını desteklediğini gösteriyor; buna rağmen devlet harekete geçmeyi reddetti. [34]

Dört yıl önce, 1967’de, Surp Haç (Holy Cross) Tıbrevank’taki Ermeni Apostolik ruhban okulunun ilahiyat bölümü de kapatıldı. Okulun tarihi yüzyıllar öncesine uzanıyordu (1706 gibi erken bir tarihte anılıyor). Kapatılma, Ermeni cemaatini Ermenistan’dan veya Kudüs’ten gelen, yurtdışında eğitim görmüş rahiplere bağımlı bıraktı; hem kurumsal hem demografik gerilemeyi hızlandırdı. Heybeliada Ruhban Okulu’nun kapatılmasına benzer biçimde, Surp Haç’ın ortadan kaldırılması da Lozan’ın kurumsal güvencelerinin açık bir ihlalini oluşturuyor ve kadim bir Hristiyan cemaatini, kendi ruhban liderliğini yeniden üretemeyen “idare edilen” bir bakiyeye indiriyor.

Yahudi örneğinde olduğu gibi, devlet müdahalesi eğitim kurumlarının ötesine geçip Hristiyan manevi liderlerinin seçimine kadar uzanıyor. Lozan Antlaşması dinî cemaatlerin kendi iç kurallarına göre kendi görevlilerini atama hakkını teyit etmiş olsa da, Türk makamları patriklerin ve diğer üst düzey din adamlarının seçimine müdahale etmeyi sürdürüyor. Rum Ortodoks, Ermeni Apostolik veya diğer gayrimüslim cemaatlerin iç işlerine yönelik bu müdahaleyi ortadan kaldıracak etkili bir tedbir alınmış değil. [35] Ermeni Patriği Mesrob Mutafyan 2008’de hastalanıp görevlerini yerine getiremez hale geldiğinde, cemaat serbest seçim yapabilmek için İçişleri Bakanlığı’na başvurdu; ancak talep reddedildi. [36] Bunun yerine 2010’da devlet baskısı altında bir Patrik Genel Vekili atandı. Sahak Maşalyan ancak 2019’da, uzun süreli hükümet müdahalesinin ardından Patrik olarak göreve getirildi. [37]

Bu örneklerin her birinde (Hahambaşı atamasının denetim altında tutulması, Yahudi ve Hristiyan vakıflarının düzenleyici kontrolü, Heybeliada Ruhban Okulu ile Surp Haç’ın kalıcı biçimde kapalı kalması ve devletin patrik seçimlerine yinelenen müdahaleleri) Türk hükümeti gayrimüslim cemaatlerin kurumsal hayatı üzerinde belirleyici yetkiyi elinde tutuyor. Lozan’ın eşit, kendi kendini yöneten dinî yapılar olarak tasarladığı çerçeve, Yahudilerin ve Hristiyanların geleneklerinin ancak güçlükle ayakta kaldığı bir neo-zimmîlik sistemine indirgenmiş durumda. Din adamları, okullar ve cemaat varlıkları Türk devletinin önceliklerine bağlı kalmayı sürdürüyor.

Ekonomik Mülksüzleştirme: Hukuki ve Mülkiyet Ayrımcılığı

Türk neo-zimmîliğinin birbirine kenetlenen ikinci mekanizması, sistematik hukuki ve mülkiyet ayrımcılığıdır. Lozan Antlaşması uyarınca gayrimüslim cemaatlere, kendi hayır, dinî ve sosyal kurumlarını kurma, yönetme ve denetleme konusunda eşit haklar tanınmış; mezarlıkları, kiliseleri, sinagogları ve diğer mülkleri için koruma güvencesi verilmişti. Uygulamada ise birbirini izleyen Türk hükümetleri bu güvenceleri, Yahudi ve Hristiyan cemaat varlıklarının devlet müdahalesine karşı kalıcı biçimde kırılgan kaldığı bir denetimli mülkiyet rejimine dönüştürdü. Sonuçta bu kadim cemaatler ile onların fiziksel ve kurumsal temelleri, Türk devletinin önceliklerine göre kısıtlanabiliyor, seçici biçimde restore edilebiliyor ya da el konulabiliyor.

Gündelik Yahudi ibadeti de bu mülkiyet rejiminin içine alınıyor: İstanbul’da faaliyet gösteren yaklaşık 16 sinagog vakıf (dinî vakıflar) olarak sınıflandırılıyor ve böylece Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kapsamına giriyor. [38] Ancak daha derin sorun, kökleri 1935 tarihli Vakıflar Kanunu’na uzanan mülksüzleştirmenin kendisi. Bu mevzuat tüm dinî vakıfları sıkı hükümet denetimi altına aldı ve gayrimüslim vakıflarını “mülhak” vakıflara dönüştürerek devletin zaman içinde varlıklara el koymasını çok daha kolaylaştırdı. 2008’e gelindiğinde 24 Yahudi vakfı ile 24 Rum Ortodoks vakfının (toplam 990 ayrı mülkü kapsayan) varlıklarına el konulmuştu. [39] 2011’de çıkan bir kararname gayrimüslim cemaatlerin bazı mülklerin iadesi için başvurmasına izin verse de, düzenleme ağır sınırlamalar içeriyor. Yalnızca 1936 Beyannamesi’nde listelenen varlıklar iade için uygun sayılıyor. Birçok mülk, özellikle tarihî mezarlıklar, 1936’da hiç kaydedilmediğinden geri alınamıyor. Açık bir örnek, İbranice yazıtlı mezar taşlarıyla tartışmasız biçimde Yahudi mülkü olduğu anlaşılan Kırklareli’ndeki Yahudi mezarlığı. 1936 belgelerinde yer almadığı için Türk hükümeti iadesini reddetmeyi sürdürüyor. Bu el koymalar ve kısıtlayıcı iade süreci, Lozan’ın mülkiyet korumalarının nasıl etkisizleştirildiğini ve Yahudi ile Hristiyan cemaatlerin fiziksel mirasının devletin takdirine bağlı “idare edilen bakiyeler”e dönüştürüldüğünü gösteriyor.

Tam tabloyu vermek gerekirse, AKP hükümeti bazı sinagogların restorasyonunu finanse etti; en dikkat çekici örnekler Edirne, Gaziantep, Kilis ve Diyarbakır. [40] Bu seçici restorasyonlar, neo-zimmîliğin işleyiş mantığını ortaya koyuyor. Yahudi dinî yaşamına, hükümetin imajına hizmet ettiği ölçüde hoşgörü gösteriliyor, hatta vitrine çıkarılıyor; ancak sıkı biçimde düzenlenmeye devam ediyor ve hiçbir zaman tam anlamıyla özerk hale gelmiyor.

Benzer bir mülksüzleştirme ve kısıtlama örüntüsü Türkiye’nin Hristiyan cemaatleri için de geçerli. Kamuoyu araştırmaları, Türklerin çoğunluğunun Hristiyanların dinlerini yaşama ve görüşlerini ifade etme konusunda iyi bir özgürlüğe sahip olduğuna, Müslümanlarla eşit sosyal haklara ve can ve mal güvenliğine sahip bulunduğuna inandığını gösterse de, fiilî durum belirgin biçimde farklı. [41] Türkiye’de yeni bir kilise inşa etmek neredeyse imkânsız. Hristiyan vakıfları, Yahudi ve diğer gayrimüslim vakıflar gibi, devlet müdahalesi olmaksızın mülklerinin inşası, bakımı ya da onarımı konusunda fiilî bir yasakla karşı karşıya. Bu pratik yasak, daha önce yüzlerce Rum Ortodoks mülküne el konulmasıyla birleşince, Hristiyan cemaatleri bir kez daha en temel kurumsal ihtiyaçları (başta ibadethaneler) devlet engellemesine tabi kalan “idare edilen bakiyeler” konumuna itiyor; bu da Lozan Antlaşması’nın mülkiyet güvenceleriyle doğrudan çelişiyor.

Özetle, Yahudi ve Hristiyan cemaatleri düzenleyen hukuki ve mülkiyet rejimi, Lozan’ın eşit mülkiyet ve öz-yönetim vaadini denetimli bir tasarruf sistemine dönüştürüyor. İster vakıfların düzenlenmesi, ister vakıflara el konulması, ister sinagog restorasyonlarına eklenen kısıtlayıcı koşullar, ister kilise inşasına getirilen neredeyse mutlak yasak yoluyla olsun, Türk devleti bu kadim cemaatlerin kurumsal ve fiziksel temelleri üzerinde belirleyici gücü elinde tutuyor.

Gündelik Ayrımcılık: Kimlik Kartlarında ve Devlet Sicillerinde Din Hanesi

Türkiye’de neo-zimmîliğin daha az görünür ama aynı ölçüde önemli bir boyutu, üçüncü mekanizma olarak, Türk ulusal kimlik kartlarına kaydedilen din hanesi. Tarihsel olarak Türk kimlik kartları (ilk kez 1927 nüfus sayımının ardından cüzdan biçiminde çıkarılan, daha sonra 1976’da lamine cüzdan boy belgelere dönüştürülen) hamilin dinini açıkça gösteriyordu. Uzun vadede dinî kimliğin bu kurumsal biçimde işaretlenmesi, Türk hükümetlerinin modern bir neo-zimmîlik aracına çevireceği bürokratik bir gözetim enstrümanı üretti; böylece devlet, Lozan Antlaşması’nın eşit yurttaşlığı güvence altına almasının üzerinden on yıllar geçtikten sonra bile Yahudileri ve Hristiyanları (ve diğer dinî azınlıkları) Müslümanlardan ayırt edebildi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2010 tarihli emsal niteliğindeki Sinan Işık/Türkiye kararı, bu sistemin içindeki ayrımcı mantığı daha da görünür kıldı. [42] Türk vatandaşı ve Alevi topluluğu mensubu olan Işık’ın ulusal kimlik kartındaki zorunlu “din” hanesinde “İslam” yazıyordu. Aleviliğin kendi inancı olduğunu ve “İslam” yazmaya zorlanmasının din ve vicdan özgürlüğünü ihlal ettiğini savunarak bunu “Alevi” ile değiştirmek için yerel mahkemeye başvurdu. Karar, kimlik kartlarında bir din hanesinin salt varlığının (zorunlu ya da isteğe bağlı olsun) bireyleri inançlarını açıklamaya ya da boş bırakma yoluyla uyumsuzluklarını işaret etmeye zorlayarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesini ihlal ettiğini tespit etti. 2016’da Türkiye Büyük Millet Meclisi görünür din hanesinin kartlardan kaldırılması yönünde oy kullandı. Ancak değişiklik kısmi kaldı. Dinî bilgi yeni kimliklerin polikarbonat biyometrik çiplerine gömülü olmaya devam etti ve devlet sicilinin resmî parçası olarak varlığını sürdürdü. [43]

Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) Ermeni milletvekili Garo Paylan, daha önce dinî aidiyetin kimlik belgelerinden tamamen kaldırılması için kampanya yürütmüş; iç güvenlik kodlarının vatandaşları hâlâ inançlarına göre sınıflandırdığına dikkat çekmişti: Rumlar “1”, Ermeniler “2”, Yahudiler “3” ve Süryaniler “4” ve bu kodlamalar çeşitli devlet daireleri ile hizmetlerinde ayrımcılığı kolaylaştırıyor. [44] Bu kodlar, temel idari kayıt tutmayı fiilen takip sistemlerine çeviriyor. Dolayısıyla Yahudileri ve Hristiyanları, sadakati sürekli sorgulanan nüfuslara indiriyor; Lozan’ın ortadan kaldırmayı hedeflediği neo-zimmîlik mantığını yaşatıyor.

Türk kimlik kartları, işverenlerin özellikle işe alım süreçlerinde Yahudilere ve Hristiyanlara kolayca ayrımcılık yapmasına da imkân tanıyor. Makamlar, Hristiyanları, bir kişiyi “kamu düzeni ve güvenliği için tehdit” olarak etiketlemek için kullanılan “N-82” veya “G-87” güvenlik kodlarıyla damgalıyor. [45] N-82 kodu ülkeye yeniden giriş için önceden onay gerektiriyor ve pratikte fiilî bir kalıcı yasak gibi işliyor. Buna karşılık G-87 kodu (normalde teröristler veya ciddi güvenlik riskleri için ayrılmıştır) süresiz bir yasak getiriyor. Protestan Kiliseler Derneği’nin raporları, yüzlerce kişinin ve ailelerinin etkilendiğini; yeni kodların hâlâ verilmeye devam ettiğini belgeliyor. [46]

N-82 ve G-87 güvenlik kodları, Türk hükümetinin dinî kimliği potansiyel bir sadakatsizlik delili olarak görmesi bakımından neo-zimmîliğin çağdaş bir ifadesi; Lozan’ın eşit yurttaşlık güvencesinin fiilen geçersizleştirilmesi anlamına geliyor. 2024 tarihli bir Anayasa Mahkemesi kararı, Türkiye’nin istihbarat teşkilatının, Millî İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT), Batılı Protestanları ulusal güvenlik tehdidi olarak ne ölçüde izleyip fişlediğini ortaya koydu. Sızdırılan MİT raporları, uzun süredir Türkiye’de yasal olarak ikamet eden kişilerin (Amerikan, Avustralya ve Alman vatandaşları dahil) dosyalarının N-82 güvenlik koduyla işaretlendiğini; bunun da ikamet izinlerinin iptaline, sınır dışı kararlarına ve fiilî giriş yasaklarına yol açtığını gösterdi. [47] N-82 kodu resmen yalnızca yeniden giriş için önceden onay gerektirse de Türk konsoloslukları bu tür başvuruların tamamını rutin biçimde reddetti. Belgelenmiş bir örnekte, 2019’da Antalya’da uzun yıllardır düzenlenen bir Protestan Aile Konferansı’na katılımın bizzat kendisi, MİT tarafından “misyonerlik faaliyetini teşvik etme” komplosunun kanıtı olarak gösterildi; yaklaşık 120 katılımcı kara listeye alındı. [48] Erdoğan’a sadık isimlerin ağırlıkta olduğu Anayasa Mahkemesi, din özgürlüğü veya adil yargılanma hakkı ihlali bulmadı.

Nihayetinde, yetkili kamu görevlilerinin İslam dışında bir din kaydını ya da boş bir haneyi görebilmesi, din ya da inanç temelinde ayrımcılık riskini büyütüyor. [49] Buna ve önceki iki mekanizmaya yakından bağlı olan bir başka boyut ise, Türkiye’nin neo-zimmîlik ortamının birbirine kenetlenen dördüncü mekanizması olan din özgürlüğü ve kültürel ifadenin bastırılması; şimdi ona dönüyoruz.

Kültürel Silme: Yahudi ve Hristiyan Mirasının Bastırılması

Şimdiye kadarki temel bulgu, Yahudilerin ve Hristiyanların Türkiye’de yalnızca koşullu bir hoşgörüye sahip olduğu. Aynı derecede önemli olan, bu toplulukların kültürel ve dinî mirasının yeniden markalanması. Camille Scali’nin Şubat 2026 tarihli araştırma raporu, İzmir’de kalan Yahudi cemaatinin (yaklaşık üç milyon nüfuslu bir şehirde bugün kabaca 1.000-1.200 kişiye gerilemiş durumda) kırılgan halini gözler önüne seriyor. [50] Scali’ye göre, bir zamanlar gelişen Sefarad varlığından fiziksel olarak geriye kalanların neredeyse tamamı, iki eski juderías (Yahudi mahallesi), 16. ve 17. yüzyıllardan kalma birkaç harap sinagog ve Kemeraltı çarşısındaki bir balık pazarı. Buna karşılık İzmir Yahudi cemaati mirasını korumak için harekete geçti. AB desteğiyle Yahudi cemaati, Türk milliyetçi anlatısına karşı bir karşı hamle olarak gördüğü bir geri kazanım projesi başlattı.” [51] Cemaat aktivistleri, “Havra Sokağı”ndaki sinagogları restore etmek ve kültürel festivaller düzenlemek için yıllara yayılan bir çaba yürüttü; Scali’nin aktarımıyla amaç, “gözden kaçırılmış ve unutulmuş, hatta ulusal anlatı tarafından gasbedilmiş [Yahudi] tarihini geri almak.” Ancak İzmir Yahudi cemaati, geri kazanım projesinin Yahudi mirasının “turistikleştirilmesi” nedeniyle geri plana itilmesinden kaygılı; Türk belediye makamları yaşayan, dinamik bir Yahudi cemaatinin ihtiyaçları yerine turizmi ve soylulaştırmayı önceliklendiriyor. Amaç, eski Yahudi mahallesini, hâlâ orada yaşayan az sayıda Yahudi için canlı bir yurt olarak yeniden kurmak yerine ekonomik bir değere dönüştürmek; tıpkı Fas’taki Fez ve Marrakeş gibi şehirlerin eski Yahudi mahallelerinde olduğu gibi. Bu tablo, cemaatin hayatta kalma imkânlarının, ekonomik çıkarlarla birlikte devlet ve belediye aktörlerinin yumuşak gücüne tabi kılındığını gösteriyor. Kısacası, Yahudi kültürel belleğine en iyi ihtimalle, Erdoğan’ın İslamcı milliyetçiliğine tehdit oluşturmayan bir turistik cazibe olarak paketlenebildiği ölçüde hoşgörü gösteriliyor.

Türkiye’nin Lozan Antlaşması’ndan doğan taahhütlerini hiçe saymasına katkı sunan bir diğer önemli etken, devletin kültürel miras politikasının ülkenin kadim Hristiyan cemaatlerine karşı bir “sopa” olarak devreye sokulması. Ankara’nın kültürel miras politikaları, uluslararası kültürel miras uzmanlarınca “devlet-rejimini yüceltmeye yönelik bir iç ve dış politika propaganda aracı” diye eleştirildi. [52] Bunun sembolik örneklerinden biri, Türkiye Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Türkiye’nin İç Anadolu Platosu’ndaki Kapadokya kayalarına oyulmuş kadim Hristiyan manastır alanlarına uyguladığı “koruma ve muhafaza tedbirleri”. [53] Bu mağara yerleşimleri, erken Hristiyanlığın en kurucu manastır cemaatlerinden bazılarını oluşturuyor ve Bizans sanatının eşsiz örneklerini barındırıyor. Türkiye’nin azalan Hristiyan cemaatleri bu manastır ibadet mekânlarını fiilen kullanma imkânından yoksun bırakılıyor. Bunun yerine Kapadokya’daki mağara kompleksleri, sıcak hava balonu ulaşımı sunan lüks otellere dönüştürüldü. [54]

Benzer bir sahiplenme ve yeniden markalama örüntüsü Kapadokya’nın ötesine uzanıyor. Temmuz 2025’te Türk yetkililer ve devlet medyası, restore edilen 11. yüzyıl Ani Ermeni Katedrali’ni “Fethiye Camii” olarak andı; bölgenin 1064’teki İslami fethi vurgulanarak Hristiyan Ermeni kimliği resmî anlatıdan silindi. [55] Benzer kısıtlamalar Trabzon’daki tarihî Sümela Manastırı’nı da etkiledi; Türk hükümeti, tarihin şehrin Osmanlılar tarafından fethinin yıldönümüyle çakıştığı gerekçesiyle geleneksel 15 Ağustos İlahi Ayini’ni defalarca sınırladı veya erteledi. Bu örnekler, birden fazla mekânın yeniden işlevsel camilere dönüştürülmesini de içeren daha uzun bir süreklilik çizgisinin parçası. Bu tür durumlarda kültürel miras politikası, yaşayan dinî toplulukları korumak için değil, Türkiye’nin Hristiyan geçmişi üzerinde İslamcı bir milliyetçiliği dayatmak için kullanılıyor.

“İçerideki Düşman”: Yahudilerin ve Hristiyanların İç Tehdit Olarak Resmedilmesi

Türkiye bağlamında neo-zimmîliğin birbirine kenetlenen beşinci ve son mekanizması, Yahudiler ve Hristiyanların ideolojik olarak iç tehdit şeklinde resmedilmesi; bu algı Sevr Sendromu’yla yakından bağlantılı. Terim, yenik Osmanlı İmparatorluğu’na galip Müttefikler tarafından dayatılan ve Anadolu ile imparatorluk topraklarının büyük bölümünün parçalanmasını öngören Sevr Antlaşması’ndan (1920) türemiştir. Antlaşma, kalan Osmanlı topraklarının paylaşılmasını öneriyordu: Britanya ve Fransa eski Arap vilayetlerinin kontrolünü alacak, bağımsız bir Ermeni devleti kurulacak, Doğu Anadolu’da bir Kürt devleti planlanacak ve Yunanistan’a Batı Anadolu’da İzmir şehri dahil önemli topraklar verilecekti. Müttefik kuvvetler antlaşmanın 1920’de imzalanmasının ardından Türkiye’nin bazı bölgelerini kısa süre işgal etmiş olsa da, anlaşmayı kabul eden Osmanlı hükümetinin bunu uygulayacak gerçek bir otoritesi kalmamıştı. Buna karşılık Mustafa Kemal’in (daha sonra Atatürk olarak bilinecekti) önderliğindeki Türk Milliyetçi Hareketi anlaşmayı tanımayı reddetti. Kemal’in güçleri işgalci ordulara karşı başarılı bir Kurtuluş Savaşı yürüttü; bu da nihayetinde Müttefikleri yeniden müzakere masasına oturmaya zorladı. Sonuç, Sevr’in hükümlerinin yerini alan, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğini tanıyan ve bugün bildiğimiz modern Türk devletinin temellerini atan Lozan Antlaşması (1923) oldu.

Antlaşma hiçbir zaman uygulanmamış ve yerini Lozan Antlaşması’na (1923) bırakmış olsa da, Sevr Sendromu Türk ulusal psikolojisine yerleşmiş durumda. Bugün de geçmişte olduğu gibi, dış güçlerin, özellikle Batı’nın, iç azınlıklarla birlikte hareket ederek nihayetinde Türk devletini zayıflatıp bölmeye çalıştığına dair kalıcı bir korku var. Bu Sevr dünya görüşünde Yahudiler rutin olarak İsrail Devleti’yle ilişkilendirilirken, Hristiyanlar ABD’nin ve Batılı güçlerin vekili olarak görülüyor. Birlikte ele alındıklarında Yahudiler ve Hristiyanlar çoğu zaman “yabancı” ve potansiyel beşinci kol olarak resmediliyor. Bu zihniyet, bu topluluklarla güven ilişkisi kurmak yerine onların varoluşsal tehdit olarak tasvirini yeniden üretiyor; böylece neo-zimmî statülerini pekiştiriyor.

İsrail’in Hamas ve Hizbullah’a karşı savaşı ile İran ve Orta Doğu’daki vekilleriyle tırmanan çatışmanın şiddeti, Türkiye’nin Müslüman nüfusunun geniş kesimlerinde, zaten mevcut olan Siyonizm karşıtı, İsrail karşıtı, Yahudi karşıtı ve antisemit duyguları besleyip güçlendirdi; oysa bunlar önceki on yıllarda Türk toplumunun marjinlerinde kalan bir olguydu. [56] Bu gerçeklik, dünya çapında Filistinlilerin ve Müslümanların çektiği acılardan sorumlu tutulan ve yalnızca Yahudi mirasları nedeniyle İsrail’in işbirlikçisi ve destekçisi sayılan Türkiyeli Yahudiler için ağır bir yük oluşturdu. [57] Bu iklimde Yahudiler, bir kez daha, uzaktaki bir devletin eylemlerinden sorumlu tutulan küçük bir azınlık olarak neo-zimmî rollerine itiliyor.

Türkiye Yahudilerinin günah keçisi haline getirilmesi, Türk medyasında bu nüfusun sık sık iftira, hakaret ve nefretle hedef alınmasıyla daha da güçleniyor. [58] Mart 2026’da İsveç’te yaşayan önde gelen Türk gazeteci Abdullah Bozkurt, The Nordic Monitor için yazdığı bir makalede, Erdoğan’ın ailesine ait bir Türk hükümet yayın organı olan Sabah’ın uzun süredir sürdürdüğü antisemit mesajlarını nasıl yoğunlaştırdığını; Yahudileri topluca suçlular, istihbarat görevlileri ve medyayı, finansı, istihbarat ağlarını ve uluslararası çatışmaları kontrol eden küresel bir kabalın üyeleri olarak gösteren komplo teorilerini nasıl yaydığını anlattı. [59] Benzer bir röportajda, Sabah’ın haber koordinatörü ve bir Türk istihbarat unsuru olan Abdurrahman Şimşek, İsrail hükümet politikalarına yönelik eleştirinin çok ötesine geçerek izleyicilere “Dünyada medya dediğinizde, onu Yahudiler yönetir” ve “Her Yahudi bir ajandır – bir Mossad ajanı.” dedi. [60] Bozkurt’un aktardığı gibi, Şimşek’in sözleri Yahudilere bir bütün olarak kolektif suçluluk yüklüyor; Yahudi kimliği ile İsrail devlet politikası arasındaki ayrımı siliyor ve bir dinî ve etnik topluluğun tamamını doğası gereği komplocu ve tehlikeli gösteriyor. [61] Ayrıca The Jerusalem Post, Şubat 2026’da Türkiye’de popüler bir Yahudi YouTuber olan Melih Abuaf’ın “Türk çocuklarının zihnini kontrol etmek” iddiasıyla hedef alındığını bildirdi. [62] Türk medya şirketi TVNET, Abuaf hakkında birkaç ifşa haberi yayımlayarak onun “Türk çocuk eğlence sektörünün YouTube ayağını kontrol ettiğini”, İsrail’de yaşayan akrabaları bulunduğunu ve babasının İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) askerleriyle yakın temas kurduğunu öne sürdü. Burada Abuaf bir “akıl hocası/beyin” olarak sunuluyor ve Türkiye’deki Yahudilerin iddia edilen kötücül, gizli etkisinin kanıtı sayılıyor.

Buna paralel ve benzer bir dinamik Türkiye’nin Hristiyan cemaatlerini de etkiliyor. Küresel Siyonizm karşıtlığı ve Yahudi karşıtı duyarlılıkların yükselişi, gayrimüslimleri (Hristiyanlar dahil) çoğu zaman sadakatsiz “iç düşmanlar”, Batı ajanları ya da tarihsel hasımlar olarak resmeden yükselen neo-Osmanlıcı milliyetçilik ikliminde yaşanıyor. Raporlar, medyada Hristiyan karşıtı söylemin arttığını; Hristiyanların “haçlılar”, Türkiye’yi zayıflatan yabancı misyonerler ya da güvenlik tehdidi olarak gösterildiğini belgeliyor. Özellikle kilise liderleri ve Protestan cemaatler, çevrimiçi taciz, ibadethanelere fiziksel saldırılar ve Hristiyanların Batılı ülkelerin ajanı olduğu yönünde kamuya açık suçlamalar bildirdi. [63]

Bu husumetlerin ötesinde, Hristiyanların Türk toplumuna entegrasyonuyla ilgili temel bir engel, Türk vatandaşları arasında Hristiyanlığa ve Hristiyanlara yönelik genel olumsuz algı; bunun önemli bir bölümü Türkiye’de Hristiyanlık hakkında bilgi düzeyinin düşüklüğünden [64] ve Hristiyanlığın yabancı bir yıkıcılık aracı olarak ele alınmasından kaynaklanıyor. [65] Anket sonuçları, Türklerin ezici çoğunluğu açısından Hristiyanlığın “Türk olmak”la ilişkilendirilmediğini ortaya koydu. [66] Türk Hristiyan akademisyen Behnan Konutgan’ın ifadesiyle: “Türk olmak, Müslüman olmak demektir. Diğer dinler kabul edilmiyor ve hoş görülmüyor.” [67] Türkiye’nin Yahudi nüfusu açısından da durum aynı.

İleriye Giden Yol—Türkiye’de Neo-Zimmîliğin Aşılması

Özetle Lozan Antlaşması’nın ruhu ve vizyonu aşamalı biçimde içi boşaltıldı. Osmanlı millet sistemi ve zimmî statüsünün ötesine geçip daha çoğulcu bir cumhuriyete ulaşmaya dönük iddialı bir girişim olarak başlayan süreç, bunun yerine belirgin bir neo-zimmîlik biçimi üretti. Birbirini izleyen Kemalist laik milliyetçilik dalgaları ve daha yakın dönemde Erdoğan’ın neo-Osmanlıcı İslamlaştırması altında, Türkiye’nin kadim Yahudi ve Hristiyan cemaatleri fethedilmiş bir geçmişin zar zor hoş görülen bakiyelerine indirgenerek Ankara’nın iç ve dış politika önceliklerine tabi kılındı. Bu yazıda incelenen birbirine kenetlenen beş mekanizma (din adamları ve dinî kurumlar üzerinde devlet kontrolü, sistematik hukuki ve mülkiyet ayrımcılığı, kimlik kartları gibi bürokratik araçlar, din özgürlüğü ile kültürel ifadenin bastırılması ve Yahudiler ile Hristiyanların ideolojik olarak iç tehdit şeklinde sunulması) önceki taahhütlerin, özellikle Lozan Antlaşması’nın (1923) resmî güvencelerinin pratikte nasıl aşındırıldığını gösteriyor. Ayasofya’nın 2020’de yeniden camiye çevrilmesi ise bu dönüşümün nihai simgesi: Türkiye’nin ulusal hikâyesinde Yahudiler ve Hristiyanlar için neredeyse hiçbir söylemsel ya da fiziksel alan bırakmayan, İslami ve ulusal üstünlüğün kamusal bir gösterisi.

Bu aşınma, yalnızca Türkiye’nin iç meselesi değil. Dinî azınlıkların çoğunlukçu milliyetçi ve İslamcı baskılara tabi kılındığı, Osmanlı sonrası ve sömürge sonrası Müslüman çoğunluklu devletlerdeki daha geniş bir örüntüyü simgeliyor. Pakistan, Muhammed Ali Cinnah’ın inancın “devletin işleriyle hiçbir ilgisi olmadığı” bir devlet vizyonuna nasıl ihanet ettiyse, Türkiye de Mustafa Kemal’in erken laik deneylerinden uzaklaşıp daha dışlayıcı bir kimliğe yöneldi. Sonuç, Anadolu’daki varlıkları İslam’ın ve Türklerin gelişinden binyıllar öncesine dayanan toplulukların kültürel ve demografik olarak istikrarlı biçimde kaybolması. Anadolu, “unutulmuş Kutsal Topraklar” ve dünyanın en eski Yahudi ve Hristiyan topluluklarından bazılarının yurdu olarak, bir zamanlar onu tanımlayan çeşitliliği yitiriyor.

Yine de bu gerileme kaçınılmaz olmak zorunda değil. Lozan’ın çoğulcu vizyonunu yeniden tesis etmek, somut ve çözüm odaklı reformlar gerektiriyor. Birincisi, Türkiye Antlaşma’nın 38–42. maddelerini tam olarak hayata geçirerek Heybeliada Ruhban Okulu’nu yeniden açmalı ve Yahudi ile diğer azınlık cemaatlerinin devlet engellemesi olmaksızın kendi eğitim ve dinî yetiştirme kurumlarını kurmasına veya canlandırmasına izin vermeli. İkincisi, Vakıflar Genel Müdürlüğü (VGM) gayrimüslim vakıfların mülkleri üzerinde gerçek özerkliği yeniden kazanacağı biçimde reforme edilmeli; el konulan varlıkların, kaydedilmemiş mezarlıklar dahil, iadesi için şeffaf bir süreç kurulmalı. Üçüncüsü, ayrımcılığın kilit araçlarından birini ortadan kaldırmak için dinî aidiyet kimlik kartlarından ve devlet sicillerinden tamamen çıkarılmalı. Dördüncüsü, Anadolu’nun zengin Türk öncesi ve çok inançlı tarihini öğretmek üzere Türk okullarında yurttaşlık eğitimi programları başlatılmalı; kuşku yerine gerçek bilgi ve saygı geliştirilmeli. Son olarak hükümet, azınlık cemaatleri ve uluslararası ortaklarla anlamlı bir diyalog kurmalı; sembolik jestlerin (ara sıra yapılan sinagog restorasyonları gibi) ötesine geçerek din özgürlüğünü yalnızca söylemde değil uygulamada da güvence altına alan yapısal hukuki değişikliklere yönelmeli.

Türkiye’nin uzun vadeli istikrarı ve küresel itibarı, tarihsel çeşitliliğini silmek yerine onu bütünlüklü biçimde sahiplenmekten güç kazanacaktır. Lozan’ın çoğulcu vaadini yeniden canlandırıp Anadolu’nun bin yıllık mirasını aşındıran yapıları reforme ederek Türkiye, fetih ve dışlama anlatısından gerçek bir bir arada yaşama anlatısına geçebilir. Ayasofya’nın kadim taşları, Sardes’in Yahudi kalıntıları ve Kapadokya’nın mağara manastırları izliyor.

Sonnotlar

[1] The Independent, “Hagia Sophia: Erdogan Recites Koran at Reopening of Historic Mosque,” The Independent , 24 Temmuz 2020, https://www.independent.co.uk/news/world/europe/hagia-sophia-reopens-mosque-erdogan-koran-prayer-a9635986.html .

[2] Melis Alemdar, “Hagia Sophia Friday Prayer: Full Transcript of the Sermon,” TRT World , 24 Temmuz 2020, https://www.trtworld.com/article/12871163 .

[3] Yesim Dikmen ve Bulent Usta, “Orthodox Patriarch Says Turning Istanbul’s Hagia Sophia into Mosque Would Be Divisive,” Reuters , 30 Haziran 2020, https://www.reuters.com/article/world/orthodox-patriarch-says-turning-istanbuls-hagia-sophia-into-mosque-would-be-div-idUSKBN2412TZ/

[4] Armenian National Committee of America, Early Christianity in the Lands of Present-Day Turkey: The Legacy of Christianity in Turkey (Washington, DC: Armenian National Committee of America, 2015), https://anca.org/wp-content/uploads/2015/08/Christianity-Legacy-in-Turkey.pdf .

[5] Bülent Şenay, “Jews in Turkey,” The Cambridge Dictionary of Judaism and Jewish Culture içinde, ed. Judith R. Baskin (Cambridge: Cambridge University Press, 2011), 1.

[6] Jewish Virtual Library, “Turkey Virtual Jewish History Tour,” Jewish Virtual Library , erişim 6 Temmuz 2026, https://jewishvirtuallibrary.org/turkey-virtual-jewish-history-tour .

[7] Jewish Virtual Library, “Bursa,” Jewish Virtual Library , erişim 5 Ağustos 2026, https://www.jewishvirtuallibrary.org/jsource/judaica/ejud_0002_0004_0_03758.html .

[8] Hüseyin Yılmaz, Non-Muslims in the Light of the Koran (İstanbul: Kayıhan Yayınları, 1996), 26–38.

[9] Şenay, “Jews in Turkey,” 1.

[10] Gülnihal Bozkurt, Alman-İngiliz Belgelerinin ve Siyasi Gelişmelerin Işığı Altında Gayrimüslim Osmanlı Vatandaşlarının Hukukî Durumu (1839–1914) (Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1989), 42–50.

[11] Bat Ye’or, The Decline of Eastern Christianity under Islam: From Jihad to Dhimmitude: Seventh–Twentieth Century (Madison, NJ: Fairleigh Dickinson University Press, 1996), 153–57.

[12] Christoph Giesel, “Status and Situation of the Jews in Turkey: Historical Lines of Development and Contemporary Circumstances in the Context of Socio-political Transformations,” ESBA Dergisi , sayı 9 (2014): 4

[13] Şenay, “Jews in Turkey,” 1.

[14] Giesel, “Status and Situation of the Jews in Turkey,” 5.

[15] A.g.e., 7.

[16] A.g.e., 6.

[17] Şenay, “Jews in Turkey,” 1.

[18] ADF International, “Christians Banned and Facing Persecution in Türkiye,” https://adfinternational.org/cases/christians-banned-from-turkey .

[19] U.S. Department of State, “2023 Report on International Religious Freedom: Turkey (Türkiye),” https://www.state.gov/reports/2023-report-on-international-religious-freedom/turkey .

[20] Xsights Research and Consultancy, Public Perceptions of the Christian Minority in Turkey: Survey Results (Londra: Screen Changers, 2015), https://www.xsights.co.uk/wp-content/uploads/2023/02/public_perceptions_regarding_the_christian_minority_in__turkey__survey_report_final_dec15.pdf .

[21] Under Caesar’s Sword, “Turkey,” University of Notre Dame, güncelleme Haziran 2022, https://ucs.nd.edu/learn/turkey/

[22] Treaty of Peace with Turkey Signed at Lausanne, 24 Temmuz 1923, https://www.svi-bz.org/uploads/tx_bh/141/treaty_of_peace_with_turkey_signed_at_lausanne_july_24_1923.pdf .

[23] A.g.e.

[24] A.g.e.

[25] Giesel, “Status and Situation of the Jews in Turkey,” 9.

[26] A.g.e.

[27] Arnold Reisman, “Jewish Refugees from Nazism, Albert Einstein, and the Modernization of Higher Education in Turkey (1933–1945),” Aleph: Historical Studies in Science & Judaism 7 (2007): 253.

[28] Banu Eligür, “The 1934 Anti-Jewish Thrace Riots: The Jewish Exodus of Thrace through the Lens of Nationalism and Collective Violence,” British Journal of Middle Eastern Studies 44, sayı 1 (Ocak 2017): 88.

[29] Esther Benbassa ve Aron Rodrigue, The Jews of the Balkans: The Judeo-Spanish Community, 15th to 20th Centuries (Oxford: Blackwell, 1995), 179–184.

[30] Seven Ağır ve Cihan Artunç, “The Wealth Tax of 1942 and the Disappearance of Non-Muslim Enterprises in Turkey,” Journal of Economic History 79, sayı 1 (Mart 2019): 201.

[31] R. Cavanaugh, “Turkey’s Christians Face the Future with Reasons for Hope, Caution,” International Christian Concern , 28 Ocak 2026.

[32] Craig Considine, “Neo-Dhimmitude in the Land of the Pure: Pakistan’s Native Christians and the Betrayal of Jinnah’s Pluralism,” Orta Doğu Forumu , 20 Nisan 2026, https://www.meforum.org/dhimmitude-project/neo-dhimmitude-in-the-land-of-the-pure-pakistans-native-christians-and-the-betrayal-of-jinnahs-pluralism .

[33] United States Commission on International Religious Freedom (USCIRF), “50 Years and Counting: The Continued Closure of Halki Seminary in Turkey,” 20 Mayıs 2021, https://www.uscirf.gov/news-room/uscirf-spotlight/50-years-and-counting-continued-closure-halki-seminary-turkey .

[34] Xsights Research and Consultancy, Public Perceptions of the Christian Minority in Turkey .

[35] Yıldırım, An Appeal to Move Forward from Aspirations to Actions , 40.

[36] A.g.e.

[37] A.g.e.

[38] Şenay, “Jews in Turkey,” 1.

[39] Yıldırım, An Appeal to Move Forward from Aspirations to Actions , 52.

[40] Camille Scali, “The Conflicted Memory of the Last Jews of Izmir,” K. La Revue, 26 Şubat 2026, https://k-larevue.com/en/2026/02/26/the-conflicted-memory-of-the-last-jews-of-izmir/ .

[41] Xsights Research and Consultancy, Public Perceptions of the Christian Minority in Turkey .

[42] Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sinan Işık/Türkiye , Başvuru no. 21924/05 (2 Şubat 2010 tarihli karar), https://ceceurope.org/storage/app/media/uploads/2015/08/CASE_OF_SINAN_ISIK_v._TURKEY.pdf .

[43] Armenian National Committee of America, “Turkey to Remove Religious Affiliation on ID Cards, Hide It in Chips,” 18 Şubat 2016, https://anca.org/turkey-to-remove-religious-affiliation-on-id-cards-hide-it-in-chips/ .

[44] A.g.e.

[45] ADF International, “Christians Banned and Facing Persecution in Türkiye,” https://adfinternational.org/cases/christians-banned-from-turkey .

[46] Protestan Kiliseler Derneği, 2025 Hak İhlalleri İzleme Raporu (İstanbul: Protestan Kiliseler Derneği, 25 Mart 2026), https://protestankiliseler.org/en/2025-hak-ihlalleri-izleme-raporu/ .

[47] Abdullah Bozkurt, “Western Protestants in Turkey Labeled Threats to the Turkish State,” Orta Doğu Forumu , 13 Haziran 2024, https://www.meforum.org/western-protestants-in-turkey-labeled-threats-to .

[48] A.g.e.

[49] Yıldırım, An Appeal to Move Forward from Aspirations to Actions, 19.

[50] Scali, “The Conflicted Memory of the Last Jews of Izmir.”

[51] A.g.e.

[52] Elizabeth H. Prodromou, “Turkey’s Cultural Heritage Cudgel,” Cornerstone Forum, sayı 275, Religious Freedom Institute , 12 Haziran 2020, https://religiousfreedominstitute.org/turkeys-cultural-heritage-cudgel/ .

[53] A.g.e.

[54] Prodromou, “Turkey’s Cultural Heritage Cudgel.”

[55] Kate Fitz Gibbon, “Turkey Declares Ancient Armenian Cathedral of Ani is Mosque,” Cultural Property News , 10 Temmuz 2025, https://culturalpropertynews.org/turkey_declares_armenian_cathedral_mosque/ .

[56] Giesel, “Status and Situation of the Jews in Turkey,” 12.

[57] A.g.e.

[58] Yıldırım, “An Appeal to Move Forward from Aspirations to Actions,” 18.

[59] Abdullah Bozkurt, “Erdogan-owned outlet portrays all Jews as Mossad spies controlling wars, finance and media,” Nordic Monitor , 23 Mart 2026, https://nordicmonitor.com/2026/03/erdogan-owned-outlet-portrays-all-jews-as-mossad-spies-controlling-wars-finance-and-media/ .

[60] A.g.e.

[61] A.g.e.

[62] Mathilda Heller, “Turkish News Claim Jewish Creator Control Children’s Minds,” The Jerusalem Post , 26 Şubat 2026, https://www.jpost.com/diaspora/antisemitism/article-888136 .

[63] Protestan Kiliseler Derneği, 2025 Hak İhlalleri İzleme Raporu .

[64] Xsights Research and Consultancy, Public Perceptions of the Christian Minority in Turkey .

[65] R. Cavanaugh, “Turkey’s Christians Face the Future with Reasons for Hope, Caution,” International Christian Concern , 28 Ocak 2026, https://persecution.org/2026/01/28/turkeys-christians-face-the-future-with-reasons-for-hope-caution/ .

[66] Xsights Research and Consultancy, Public Perceptions of the Christian Minority in Turkey.

[67] Behnan Konutgan, “Christians still second-class citizens under Turkish secularism: Decades of experience of a Turkish Christian leader,” The International Journal for Religious Freedom (IJRF) 2, sayı 1 (2009): 102.

Kaynakça

ADF International. “Christians Banned and Facing Persecution in Türkiye.” Erişim 5 Ağustos 2026. https://adfinternational.org/cases/christians-banned-from-turkey .

Ağır, Seven ve Cihan Artunç. “The Wealth Tax of 1942 and the Disappearance of Non-Muslim Enterprises in Turkey.” Journal of Economic History 79, sayı 1 (Mart 2019): 201–43.

Alemdar, Melis. “Hagia Sophia Friday Prayer: Full Transcript of the Sermon.” TRT World , 24 Temmuz 2020. Erişim 5 Ağustos 2026. https://www.trtworld.com/article/12871163 .

Armenian National Committee of America. Early Christianity in the Lands of Present-Day Turkey: The Legacy of Christianity in Turkey . Washington, DC: Armenian National Committee of America, 2015. Erişim 5 Ağustos 2026. https://anca.org/wp-content/uploads/2015/08/Christianity-Legacy-in-Turkey.pdf .

Armenian National Committee of America. “Turkey to Remove Religious Affiliation on ID Cards, Hide It in Chips.” 18 Şubat 2016. Erişim 5 Ağustos 2026. https://anca.org/turkey-to-remove-religious-affiliation-on-id-cards-hide-it-in-chips/ .

Protestan Kiliseler Derneği. “Report on Human Rights Violations in the Protestant Community. Istanbul: Association of Protestant Churches.” Association of Protestant Churches . 2026. Erişim 19 Ağustos 2026 https://protestankiliseler.org/2025-report-on-human-rights-violation-report/ .

Benbassa, Esther ve Aron Rodrigue. The Jews of the Balkans: The Judeo-Spanish Community, 15 th to 20 th Centuries (Oxford, Blackwell, 1995).

Bozkurt, Abdullah. “Western Protestants in Turkey Labeled Threats to the Turkish State.” Orta Doğu Forumu , 13 Haziran 2024. Erişim 5 Ağustos 2026. https://www.meforum.org/western-protestants-in-turkey-labeled-threats-to .

Bozkurt, Abdullah. “Erdoğan-owned outlet portrays all Jews as Mossad spies controlling wars, finance and media.” Nordic Monitor , 23 Mart 2026. Erişim 5 Ağustos 2026. https://nordicmonitor.com/2026/03/erdogan-owned-outlet-portrays-all-jews-as-mossad-spies-controlling-wars-finance-and-media/ .

Cavanaugh, R. “Turkey’s Christians Face the Future with Reasons for Hope, Caution.” International Christian Concern, 28 Ocak 2026. Erişim 5 Ağustos 2026. https://persecution.org/2026/01/28/turkeys-christians-face-the-future-with-reasons-for-hope-caution/ .

Considine, Craig. “Neo-Dhimmitude in the Land of the Pure: Pakistan’s Native Christians and the Betrayal of Jinnah’s Pluralism.” Orta Doğu Forumu , 20 Nisan 2026. Erişim 5 Ağustos 2026. https://www.meforum.org/dhimmitude-project/neo-dhimmitude-in-the-land-of-the-pure-pakistans-native-christians-and-the-betrayal-of-jinnahs-pluralism .

Dikmen, Yesim ve Bulent Usta. “Orthodox Patriarch Says Turning Istanbul’s Hagia Sophia into Mosque Would Be Divisive.” Reuters , 30 Haziran 2020. Erişim 5 Ağustos 2026. https://www.reuters.com/article/world/orthodox-patriarch-says-turning-istanbuls-hagia-sophia-into-mosque-would-be-div-idUSKBN2412TZ/

Eligür, Banu. 2017. “The 1934 Anti-Jewish Thrace Riots: The Jewish Exodus of Thrace through the Lens of Nationalism and Collective Violence.” British Journal of Middle Eastern Studies 44 (1): 88–109.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi. Sinan Işık/Türkiye. Başvuru no. 21924/05. 2 Şubat 2010 tarihli karar. Erişim 5 Ağustos 2026. https://ceceurope.org/storage/app/media/uploads/2015/08/CASE_OF_SINAN_ISIK_v._TURKEY.pdf .

Fitz Gibbon, Kate. “Turkey Declares Ancient Armenian Cathedral of Ani is Mosque.” Cultural Property News , 10 Temmuz 2025. Erişim 5 Ağustos 2026. https://culturalpropertynews.org/turkey_declares_armenian_cathedral_mosque/ .

Giesel, Christoph. “Status and Situation of the Jews in Turkey: Historical Lines of Development and Contemporary Circumstances in the Context of Socio-political Transformations.” ESBA Dergisi , sayı 9 (2014).

Heller, Mathilda. “Turkish News Claim Jewish Creator Control Children’s Minds.” The Jerusalem Post , 26 Şubat 2026. Erişim 5 Ağustos 2026. https://www.jpost.com/diaspora/antisemitism/article-888136 .

Jewish Virtual Library. “Bursa.” Jewish Virtual Library . Erişim 5 Ağustos 2026. https://www.jewishvirtuallibrary.org/jsource/judaica/ejud_0002_0004_0_03758.html .

Jewish Virtual Library. “Turkey Virtual Jewish History Tour.” Jewish Virtual Library . Erişim 6 Temmuz 2026. https://jewishvirtuallibrary.org/turkey-virtual-jewish-history-tour .

Konutgan, Behnan. “Christians still second-class citizens under Turkish secularism: Decades of experience of a Turkish Christian leader.” The International Journal for Religious Freedom (IJRF) 2, sayı 1 (2009).

Prodromou, Elizabeth H. “Turkey’s Cultural Heritage Cudgel.” Religious Freedom Institute , 12 Haziran 2020. Erişim 5 Ağustos 2026. https://religiousfreedominstitute.org/turkeys-cultural-heritage-cudgel/ .

Reisman, Arnold. “Jewish Refugees from Nazism, Albert Einstein, and the Modernization of Higher Education in Turkey (1933–1945).” Aleph: Historical Studies in Science & Judaism 7 (2007): 253–81.

Scali, Camille. “The Conflicted Memory of the Last Jews of Izmir.” K. La Revue , 26 Şubat 2026. Erişim 5 Ağustos 2026. https://k-larevue.com/en/2026/02/26/the-conflicted-memory-of-the-last-jews-of-izmir/ .

Şenay, Bülent. “Jews in Turkey.” The Cambridge Dictionary of Judaism and Jewish Culture içinde, ed. Judith R. Baskin. Cambridge: Cambridge University Press, 2011.

The Independent , “Hagia Sophia: Erdogan Recites Koran at Reopening of Historic Mosque.” The Independent , 24 Temmuz 2020. Erişim 5 Ağustos 2026. https://www.independent.co.uk/news/world/europe/hagia-sophia-reopens-mosque-erdogan-koran-prayer-a9635986.html .

Treaty of Peace with Turkey Signed at Lausanne. 24 Temmuz 1923. Erişim 5 Ağustos 2026. https://www.svi-bz.org/uploads/tx_bh/141/treaty_of_peace_with_turkey_signed_at_lausanne_july_24_1923.pdf .

Under Caesar’s Sword. “Turkey.” University of Notre Dame , güncelleme Haziran 2022. Erişim 5 Ağustos 2026. https://ucs.nd.edu/learn/turkey/ .

United States Commission on International Religious Freedom (USCIRF). “50 Years and Counting: The Continued Closure of Halki Seminary in Turkey.” 20 Mayıs 2021. Erişim 5 Ağustos 2026. https://www.uscirf.gov/news-room/uscirf-spotlight/50-years-and-counting-continued-closure-halki-seminary-turkey .

U.S. Department of State, “2023 Report on International Religious Freedom: Turkey (Türkiye).” Erişim 5 Ağustos 2026. https://www.state.gov/reports/2023-report-on-international-religious-freedom/turkey .

Xsights Research and Consultancy. Public Perceptions of the Christian Minority in Turkey: Survey Result s (Londra: Screen Changers, 2015). Erişim 5 Ağustos 2026. https://www.xsights.co.uk/wp-content/uploads/2023/02/public_perceptions_regarding_the_christian_minority_in__turkey__survey_report_final_dec15.pdf .

Ye’or, Bat. The Decline of Eastern Christianity under Islam: From Jihad to Dhimmitude: Seventh–Twentieth Century . Madison, NJ: Fairleigh Dickinson University Press, 1996.

Yıldırım, Mine. An Appeal to Move Forward from Aspirations to Actions: Monitoring Report on the Right to Freedom of Religion or Belief in Turkey . Oslo: Norwegian Helsinki Committee, Freedom of Belief Initiative, 2022.

Yılmaz, Hüseyin. Non-Muslims in the Light of the Koran . İstanbul: Kayıhan Yayınları, 1996.